Hoşgeldiniz... -
Site İçinde Ara
Anasayfa İzmit Biyografi Projeler Makaleler Resim Galerisi Basın - Yayın İrtibat
Makaleler
AB Sürecinde Yerel Yönetimler
Sağ Siyaset
Sol Siyaset
Machiavelism
Yerel Yönetim Tarihi
İdeal Kent Röportaj
Otobiyografi Üzerinden İnsanın İzini Sürmek
Dönüştürülen Din ya da Dünyevi İktidarın Meşru Zemini
Deprem ve Ölüm Üstüne
Batıya İslam Bilim Medeniyetinin Etkisi Üzerine
Avrupa Birliği’ni Kuran Paradigma ya da Aydınlanma’nın Anlamı
Projeler
Bize Katılın
Mail listemize üye olun. Gelişmeler size gelsin...
mail adresiniz
Sol Siyaset

Özet


İnsan varoluşunu gerçekleştirirken 3 temel çevre içerisinde bulunur. Bunlar fiziksel, sosyal ve zihinsel çevrelerdir. İnsan aynı zamanda bunları belirleyen bir özne de olabilmektedir. İnsanlar tarafından oluşturulan fikrî gelenekler de belirli çevrenin izlerini taşımak zorundadır. Sol ideolojinin de doğduğu zihinsel çevre Avrupadır. Solun doğduğu tarihsel sosyo-politik ve ekonomik zemin Avrupa’nın zihinsel ve toplumsal çatışma ve çelişkilerinden kaynaklanır. Dolayısıyla bir ideolojik ve felsefî düşünce kendi çevresiyle anlaşılmak durumundadır.

Abstract

Human materialize his existance in 3 main environment. These are physical, social and mental environments. At the same time human could be a subject that determine these environments. İntellectual traditions which have been formed by human must contain determined environment’s character. Mental environment of which the left-wing ideology has appeared is Europe. Historical, socio-political and economical situation that the left-wing has come up, grow out of Europe's mental and social conflict and disagreement. On account of an ideological and philosophical opinion must be understandable from the people of that environment.
 

Bir Tarih İnşa Etme Çabası; Solculuk

İnsanı Kuşatan Çevre
İnsan sınırları belli olan bir çevrede yaşar. Bunlar, fiziksel, sosyal ve zihinsel çevrelerdir. Şüphesiz bunlar yoğunlaşılan konu ölçeğinde daha da çeşitlendirilebilir ama bu üç çevre, ortaya konulan farklı çevre  olgularını da kapsayabilecek şekilde genişletilebilir.
İnsan fiziksel şartları gereği fiziksel çevreye bağlı ve bağımlı yaşamak zorundadır.  Öyle ki insanın fiziksel varlığı her an oluş durumundadır. İnsan fiziksel varlığı ile şimdide var olmak durumundadır. Bu yönüyle o, budur ve buradadır. Hayatını daha rahat yaşanabilir hale getirmek için sürekli bir enerji harcamak zorundadır. Böylece insan bulunduğu bu çevreye zamanla bağımlı da kalabilmektedir. Fiziksel çevre tarihsel bir imkân değildir. O hep ve her an var olmuştur. İnsan da bu çevreyi hazır bulmuştur, bilgisi arttıkça bu çevreyi dönüştürme gücüne de sahip olabilmiştir.
Diğer taraftan yine insanı çevreleyen bir de sosyal çevre vardır. Bu çevre, insanın varoluş sürecinde, bu süreci anlamlı hale getirmedeki bütün imkânları paylaşma eğilimiyle ortaya çıkar. İnsanın canlılığını gerçekleştirme ve onun o oluşunu gerekçelendirme çabası, bir sosyal çevre varlığını zorunlu kılar veya insanı, kendini temellendirmeye mecbur eden çevredir. Bu çevre sayesinde insan duygularını ve zihinsel eylemlerini paylaşır. Bu çevrenin aynı zamanda anlamlı bir geçmişi de vardır. İnsan bütün gerekçeli eylemlerini bu çevrenin içinde kalarak yapar. Bunu yaparken de bir meşruiyet kaygısı içindedir. Meşruiyetini hem kendisi hem de bu çevre için arar ve böylece kendini temellendirmiş olur. Sosyal çevre bütün canlı evrenidir.
Öte yandan zihinsel çevresiyle insan bütün zamanlarda yaşar. Bu yaşam, fiziksel ve sosyal olarak gerçekleşmez elbet ama insanı çevreleyen zihinsel çevre, onun insanlık ailesine katıldığı bir duruma denk gelir. Zihinsel birikimiyle insan diğer fiziksel ve sosyal çevre alanlarını da bir anlam inşa ederek etkileme imkânına sahiptir.
İnsanlığın entelektüel çabasıyla oluşmuş bu çevre, yaşayan insan için çeşitli fikrî gelenekler oluşturabilmiştir. İnsan bu çevreyle geçmişe giderek, bu zaman tünelinde ortaya koyulmuş fikirleri ve bunlara bağlı olarak inşa edilmiş eserleri irdeler ve onları kendi bulunduğu zaman kesitine taşır. Yani ‘insan, geçmiş üzerine düşünerek geleceğini de planlayabilmektedir.’ İnsan, aklının çeşitli nitelikleriyle birlikte bu birikimsel fikrî geleneği zihinsel çevre içinde anlamlı hale getirerek, zaman zaman bu geleneği yeniden de yapılandırabilmektedir.
İleri sürülen bu çevreler aslında iç içedir. Zira insan varlığını bunların iç içe geçtiği karmaşık bir yapı ortaya koyar.
Şimdi sorulması gereken soru şudur; insan varlığını bu çevreler mi belirler yoksa insan mı bunları belirlemektedir?
Eğer söz konusu çevreleri, insanı belirleyen, eylemlerinin bütün mahiyetinin şevkini ve içeriğini tayin eden olgular olarak alırsak, bu durumda insan kendi eyleminde nesne konumunda olacak ve pasif durumda değerlendirilmek zorunda kalacaktır. Böyle bir önerme, beraberinde şu sonucu da doğurabilmektedir; İnsan, çevresi tarafından belirlenebiliyorsa ve insan, tarihi boyunca bu çevreler ile çevreleniyorsa onun tarihinin bir kesitinde söz konusu çevreler ideal olana kavuşmuşlar ki bundan dolayı insanlık hayatı hep o ideal zaman arzusunda olmakla tarihini tekerrür ettirmektedir. Çünkü daha önce böyle bir belirlenmişlik olduğu için insanı saran bu çevrelerin varlığı ortadadır ki bu durumda insan için yeni bir kendilikten bahsetmek mümkün olmayacaktır. Yok, eğer, insan belirleyen konumundaysa bu sefer asırlardır devam edegelen birçok fikrî gelenekten bahsedilemezdi. Yani bir gelenek fikri oluşamazdı, her an bir yenilik olduğu fikrini kabul etmek durumunda kalınırdı. Kaldı ki bize kadar ulaşan kadim geleneklerin varlığı söz konusu durumun öyle olmadığını göstermektedir.
Öyleyse insan ya da onun inşa ettiği fikrî gelenek ne pasif bir alıcı ne de sürekli bir yenilik içindedir.
Yaşam tek kişiliktir ve herkes kendini ve kendisiyle yaşar. İnsan bu çevreleriyle yaşarken kendine aitliğiyle yani aidiyet hissettiği değerleriyle var olur. Çevresi vardır ve onu bu çevreler kuşatır. Fakat yaşanılan ân, şimdidir ve kuşatılmışlığa insanın kendisi de bir şeyler katmaktadır. Kattıkça yenilikten, kendisi onlarla harmanladıkça gelenekten bahsedilebilmektedir. Harman, insanın eskiyi kendi kattığıyla buluşturdukça ortaya çıkar. Böylece ne tam bir belirlenilmişlik ne de tam bir yenilikten bahsedilebilir.
Böylece denilebilir ki ortaya çıkmış olan fikrî akımlara da hayat veren insandır. O akımlara da bu şekilde süreklilik kazandıran insan, böyle bir çevreyle birlikte ortaya çıkar. Dolayısıyla herhangi bir fikrî akım da kendini açığa çıkaran insan gibi aynı çevrelerde bulunmak durumundadır.
Fiziksel çevreyle belirli bir coğrafya bölgesinde ve o bölgede ortaya çıkmış olan sosyal çevrede oluşmuş zihinsel gelenekten bahsedilebilir. Yani fikrî geleneği de çevreleyen koşullar bulunmaktadır. İnsan bu çevrelerle kuşatılırken, varoluşunu ve buna bağlı olarak ürettiği gelenek içinde oluşan değerleri için, bir meşruiyet kaynağı oluşturmak zorunda kalmış ve bunu da temellendirmek durumunda olmuştur.

Batıyı Çevreleyen Etkenler
Bu üst anlatı sonrası esas tartışmamıza başlayabiliriz. Batı uygarlığı, bugün bir coğrafyaya denk gelmektedir. Fakat ortaya koyduğu zihinsel çabalarıyla da özellikle modern dönemde oldukça geniş bir dünya coğrafyasını da etkilemiştir. Tarihî köklerini inşa ederken de yaklaşık olarak 200 yıldır, farklı medeniyet projeleriyle ortaya çıkan düşünürlere sahiptir (Kılıçbay, 2001: 90–96). Solculuk olarak ortaya çıkan siyasal pozisyon, aslında bu inşa etme dönemine denk gelen ve akıl çağı olarak kabul gören 17. yy. ve Aydınlanma sonrası ortaya çıkmış bir siyasal tavır alış süreci olarak kabul edilmelidir.
Eğer Yunan-Roma-Hıristiyanlık temellerinde oluşmuş bir Batı medeniyeti projesi (Çırakman, 2001: 28–30) kabul edilecekse, makalenin temel tartışmasını oradan başlatmak gerekecektir. Genel olarak Yunanlılar, içinde insanın da bulunduğu evrenin temel gerçeğini arıyorlardı. Tümel/evrensel gerçek doğanın temel yapıtaşıydı. Gerisi teferruattı. Bununla birlikte insanın kendisini açık ettiği tarih ise bir döngünün etrafında hep yeniden oluşuyordu. Burada devlet konusu temel tartışma alanlarındandır. Devlet yani siyasal birlik/iktidar sürekli olarak bir durumdan diğer durum arasında gidip gelecektir. Burada, herşeyin başladığı noktaya tekrar döneceği fikri anlamında döngüsel bir bakış açısı egemendir (Özlem, 1996: 19–20).
Öte yandan Hıristiyanlık’ın tarihteki yerini almasıyla yeni bir tarih algısı bu medeniyetteki yerini alacaktır. Augustinus (354–430) ilk defa olarak tarihin bir akışı olduğunu ileri sürer. Tarihin iyilik ve kötülük mücadelesine sahne olduğu temel Hıristiyan inancını, yeryüzü ve tanrı devleti arasında bir mücadeleye tahvil ederek yeniden yapılandırıyordu. Yani artık akıp giden ama mutlak iyinin kesin zaferinin olduğu bir süreçtir tarih (Özlem, 1996: 22–25; Fetscher, 1997: 442). İnsanın yapıp etmeleri artık başka bir paradigmayla yeniden kurgulanıp yapılandırılıyor ve tarih önemli bir zihin çabası gerektiren alan olarak ortaya çıkıyordu. Hıristiyanlığın batıya taşıdığı çizgisel tarih anlayışıyla birlikte ‘şimdi’ ve ‘burada’ olandan kaynaklanan olumsuz algı, yerini daha adil, daha iyi bir gelecek tasavvuruna bırakmaya başladı. Buna inanan toplumlar için artık tarih ya da insanın akışı ve nihaî yolculuğu daha anlamlı bir kulvar oluşturularak inşa ediliyordu. Zaten hıristiyanlık da kendini belirli bir tarihsel sürecin sonucu olarak sunuyordu. Böylece tarih, üzerinde düşünülmesi ve ona bir amaç yüklenilmesiyle kabul görüyordu.
Tarihin belli bir yöne doğru evrilmesiyle ilgili olarak Hıristiyan ilahiyatının oluşturduğu bakış açısı yerini 16., 17. yy.la birlikte doğa bilimlerinin de etkisiyle rasyonel zeminde inşa olma durumuna bırakıyordu. Akıl artık 18. yy. Aydınlanma sürecinin en önemli zeminiydi. Tam da bu zamanlarda batılı entelektüel zihin, olup biten herşeye doğa bilimlerinin de etkisiyle akılcılıkla cevap üretiyordu. Böylece tarihe yönelen bakış, hıristiyanlıktaki gibi ona dışarıdan müdahele eden bir tanrısal güçle ilgili değildi. Yeniçağla birlikte akılcı bakış, tarihte onun iç devinimleri açısından bir gidişat olduğu yönündeydi (Fetscher, 1997: 447–448). Tarihi, insanın yaşadığı geçmiş olarak algılarsak, bu geçmişe kendi paradigmalarından bakıp bir anlam kurgulayan filozof ve düşünürler en çok Aydınlanma sonrası ortaya çıkmaya başlamıştı. Özellikle Fransız Devrim’i sonrası bu algılama ve kurgulama sahneye çıkmaya başlıyordu. Akılcılığın başat aktör olduğu söz konusu dönemde tarihin akıp gitmesine yön veren daha büyük bir akıl yani bireyleri aşan ve gidişata istikamet gösterdiğine inanılan bir akıl kabul görüyordu. Elbette bu felsefî tartışmalar geçmişin felsefeleri olarak aslında bir tarih felsefesi inşa ederken aynı zamanda geleceğin felsefelerini de kurgulamaktaydılar (Özlem, 1996: 45–50, 76–94). Hegel, Marx, Comte vb. gibi filozoflar-düşünürler, Hıristiyanlıkla başlayan tarihte amaçlılık arama sürecinin etkisiyle kendi kurgularını inşa etmişlerdi (Hegel, 1995: 48, 60–61; Özlem, 1996: 190–191). Öte yandan bu tür bir inşa etme çabası, daha çok toplumsal ve siyasal bunalımların yaşandığı dönemlere denk gelmiştir. Bunların öncelikle Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkması manidardı aslında. Toplumsal ve siyasal alt üst oluşların yoğun olduğu dönemlerde gelecekle ilgili daha iyi bir düzen tasavvuru (Politzer, 1996: 27), tabii bir insan tavrı gibidir genellikle.

Sosyal ve Zihinsel Çevrenin Etkisiyle Tarihin İnşası ve Gelecek Kurgusu
Makalemizin başat konusu olan solculuk da bu dönemlerde ilk olarak Devrim sonrası Fransız meclisinde ilk oturumdaki konumlanışa göre ortaya çıkmış bir tavırdır. Sağ, muhafazakâr, monarşi yanlısı iken sol da eşitliği savunan ve devrimci bir tavır olarak ortaya çıkar (Türk, 2006: 136).
Batıda sanayi devrimi, fikrî ve siyasal yaklaşımlarla eşgüdümlü olarak geniş bir coğrafyada yaygınlık kazanmıştı. Aslında yeniçağ başlarında Kuzey İtalya şehir devletleri ciddi bir finans kaynağı olacak bir gelişme göstermişlerdi. Bu dönemde yeni bir sınıf, siyasal süreçlerde aktif rol almaya başlamış ve ekonomik gücüyle de Avrupa siyasal ve ekonomi sahnesinde yerini almıştı. Zamanla İngiliz sanayileşmesi, ardından da Batı Avrupa’nın sanayileşmesi burjuva sınıfını artık oldukça güçlü bir konuma getirmişti. Daha doğrusu kapitalizmin kurucu öğesi olarak burjuva sınıfı, bütün bu sürecin inşa olmasında en önemli güçlerin başında gelmişti. Sanayi ile birlikte ortaya çıkan yeni üretim tarzı yeni siyasal ve ekonomik ilişkileri beraberinde getirmişti. Doğal olarak yeni dönem yeni çelişki ve çatışmalarla ortaya çıkıyordu. Bu çelişkiler bambaşka sosyal ve siyasal kamplar inşa ediyordu.
Sanayileşme beraberinde kentsel nüfusu artırmaya ya da sanayileşen bölgelerde hızla nüfus artışı oluşmaya başladı. Bu hızlı göç, kentlerde çarpık bir yapılaşmayı artırdı. Eski tarım ve hayvancılık gibi geleneksel üretim ilişkisinin üzerinde inşa olmuş toplumsal ve siyasal değerler, bu yeni durumda farklı paradigmal ölçeklerde kendini göstermeye başlıyordu (Benevolo, 1995: 188–189). Öte yandan sanayileşme beraberinde yeni bir sınıfın oluşmasını sağlıyordu. İşçi sınıfı. İşveren konumunda olan eski zaman aristokratının yerini almış olan burjuva sınıfı, bu yeni değer ve olguların kurucu aktörü olmuştu (Altan, 2007: 48; Ayrıca Tanilli, 1997: 13–16,50).
Sanayileşme, çarpık kentleşme ya da yerleşik kentlerin mücavir alanlarında varoş inşa etmekteydi. Böylece geleneksel toplumsal yapı hızla çözülüyor, yerine bir bunalım süreci geliyordu. İşte bu bunalım sürecinde geleceğin felsefeleri de kurulmaya başlanıyordu. İdeoloji başlangıçta karşı çıkılan bir kavram iken zamanla hemen hemen her gelecek kurgusuyla ortaya çıkan siyasal akımlara ideoloji denecekti. Yani başlangıçta kurucu aktörler tarafından kabul görmese de ideolojik fikirler bu dönemde ortaya çıkıyordu. Bunlar temelde tarihi yeniden okuyor ve inşa ediyordu. Onlara göre tarihe hükmeden genel bir gidişat vardı. Bu, bir çözümlenir ve anlaşılırsa geleceğin nereye doğru gittiği kestirilebilirdi.
K. Marx (1818–1883) ve F. Engels (1820–1895) de bu 19. yy.’a sarkmış bunalım çağının düşünürleriydi. Artık kapitalizm batı Avrupa’da ekonominin bütün kılcal damarlarına kadar nüfuz etmişti. Sermayenin sahiplerini daha da zenginleştiren bir düzen işliyordu. Sosyal politikalarla ilgili mücadeleler henüz nüve halindeydi. Böyle bir ortamda Hegel’den ziyadesiyle etkilenmiş olan Marx, onun fazlasıyla teorik kalan tarih okumasını daha belirgin bir şekilde doğrudan hayatın içine indirgeyerek kurguladı (bkz. Politzer, 1996: 342–383). Çok genel ifadeyle Hegel’in ileri sürdüğü diyalektik, (bir çeşit panenteist bakış) burada yerini sınıf çatışmalarına bırakmıştı. Hegel’de, Dünya tini/Weltgeist, kendini tarihe açarak kendi evrimini (kemalâtını) gerçekleştirirken tarihsel olayları da birbirine karşı konumlandırarak oluşturduğu gerilimle yol almaktaydı. Yani ‘tez’e karşı anti-tez ve bu çatışma bir senteze ulaşıyordu. Hemen ardından ulaşılan bu sentez ise kendi anti-tez’ini kuruyordu. Sürgit böyle devam eden bu çatışma nihaî olarak tam bir kemâle erene kadar yani mutlak özgürlüğe ulaşana kadar devam edecektir (Hegel, 1995: 31–178). Hegel’in bu teorisi Marx’ta daha güncel ve dönemsel olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi döneminin çatışma ve alt üst oluşunun sonucu olarak tarihi, daha iyi bir gelecek göstermesi açısından yeniden ve paradigmayı inşa edici bir şekilde yapılandırılıyordu. Böylece ‘şimdi’den dolayı ortaya çıkan huzursuzluk ve mutsuzluk bir gelecek felsefesi inşa edilerek aşılıyordu. Yani önce bir paradigma kabul ediliyor ardından bütün tarih ve zaman bu bakışa göre yeniden kuruluyordu.
Hegel’in düşünce formunu yani temelde Hıristiyan ilahiyatının düşünce formunu Marx, ekonomiye ve dönemin şartlarına uygulamaya başlamıştır. O güne kadar geçen bütün zamanlar tarih-öncesi olarak değerlendirilir ve her dönem kendi çatışmasını üretir. Marx’ın özgünlüğü bu fikrî gelenekte, tarihin aslında bir sınıf çatışmaları tarihi olarak algılamasındadır. Tarihin öznesi Hegel’deki gibi dünya tini değil, maddi ekonomik ilişkiler ve bunun sonucunda ortaya çıkan diyalektik tarihin öznesi yani tarihi yapan faktördür. Bu maddi ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlayan temel belirleyici faktör, üretim güçleri ve üretim ilişkileridir. Tarih boyunca her üretim gücü, kendi üretim ilişkisini oluşturmuştur. Üretim gücünü elinde bulunduranlar sürekli olarak bu ilişkide belirleyici öğe olmuş ve insanlık tarihi bu sürecin sonucunda ortaya çıkmış sınıfların çatışmasından ibarettir. Kendi dönemine denk gelen proleterya/işçi sınıfı, kapitalizmin kurucu unsuru olan ve üretim güçlerini ellerinde bulunduran dolayısıyla iktidar gücünü de elinde bulunduran burjuva sınıfıyla çatışma içerisinde olmak durumundadır. İşçi sınıfının bilinciyle oluşacak devrim sonucunda, gerçek insanlık tarihi başlayacaktır. Böylece mutlak özgürlüğe ulaşılacaktır. Öte yandan Marx’a göre insan tekini kuran temel faktör, toplumsal ilişkilerdir. Bireysel bilinç bu ilişkiler sonucunda oluşur (Fetscher, 1997: 457–461). Ekonomik ilişkiler bütün üst yapıyı oluşturan temeldir. Yani siyaset, din, felsefe, hukuk, ideoloji gibi üst yapılar, alt yapının üzerinde kurgulanmış ve insanı gerçek gündeminden kopartan sistemlerdir (Politzer, 1996: 384–399). Tabii sonraki yıllarda Marksizm de bir ideoloji olarak değerlendirilmek durumunda kalmıştır.
Aslında makalenin amacı, solculuğun tarihi seyrini yazmaktan çok onun içinde doğduğu tarihsel şartları ortaya çıkarmak olduğu için, burada kısmen değindiğimiz Marx’ın fikirleri de belli bir coğrafyada, belli bir tarihsel dönemde ve belli bir sosyo-politik-ekonomik ilişkiler ağında, zihinsel çevresinin yoğrulmuş olduğu görülmektedir. İnsanın fizyolojik, sosyolojik ve zihinsel varlığı her şeyden önce belli tarihsel koşullarda doğmakta ve oluşmaktadır. İçine doğulan zaman kesiti insanı mutlaka etkilemektedir. Bu etkileşim sonucunda kendi döneminin karakterine göre zihinsel çevresi itibariyle insan, donanıma göre ürettiği fikirlerle başka zamanlara ve mekânlara da etki yapabilmektedir. Fakat her fikrî çabanın kendi döneminin anlaşılması gerekmektedir. Böylece insanı kuşatan fiziksel, sosyal ve zihinsel çevreler, insan üzerinde ne kadar etkili olduğu ortaya çıkmış olacaktır. Solculuk en nihayetinde Avrupa kültürel ve zihinsel çabası sonucunda ortaya çıkmış, söz konusu kültürel atmosferi belirleyen ana faktörlerden biri olan Hıristiyanlık’ın kayra inancından etkilenmiş, bunalımlar çağının çıkış ilmihali gibi anlaşılması gerekmektedir öncelikle. Hıristiyanlığın sözünü ettiği cenneti, bu dünyada öngören; insanlığın –bu özellikle Avrupalı insandır zira öngörülen sınıfsal durumlar her toplumda aynı şekilde yaşanmayacaktır- geleceğini kesin bir özgürlük hali olarak tasvir eden ideolojik bir tavır almadır. Aydınlanma döneminin başat inancı olan ‘ilerleme fikri’, bütün ideolojik kurgularda kendini gösterdiği gibi sol ideolojilerde bunu hemen farketmek mümkündür.
Öte yandan her fikrî gelenekte, siyasal pozisyonda ya da felsefî düşüncede bir meşruiyet kaygısı bulunmaktadır. En ilkel insan bile yaşarken hayatı için belirli bir amacı benimseyerek var olmaktadır.  Ve bu belirlenmiş olan amacı için, onu çevreleyen geleneği, çeşitli meşruiyet imkânları sunmaktadır. Böylece diğer canlılardan aklıyla farklılaşan insan, eylemlerini kendi aklıyla aklı için meşru hale getirmektedir. Yaşama gerekçesi ne olursa olsun kendine göre bir temellendirme yapmak insan oluşunun doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla her kültürün ister kendi ürettiği olsun ister bir geleneğin içinde hazır bulsun bir takım değerleri vardır ve bunu da kendi aklî nitelikleriyle gerekçelendirir.  Solculuk yaklaşık 200 yıldır, peşinden gidenlerine bir meşruiyet kaynağı sağlarken aynı zamanda içinde doğduğu geleneğin de izlerini taşımak durumunda kalmıştır. Fiziksel olarak varolan bir coğrafyanın, sosyal çevresinde oluşan (siyasî, iktisadî, hukukî vb.) ilişkileri sonucunda ortaya çıkan gerilimlerin, çatışmaların sahne almasıyla bir çıkış yolu gösteren siyasal tavır alıştır solculuk. Ama kendi zihinsel çevresiyle birlikte olmak ve ona birşeyler katmak durumundadır. Öyle de olmuştur. Bu zihinsel çevre, bireyleri kuşatan ve onları uzunca yıllar belirleyen bir siyasal hareket olarak algılanabilir.

Kaynakça
• Altan, Ömer Z., Sosyal Politika, Anadolu Üniv., Eskişehir 2007
• Benevolo, Leonardo, Avrupa Tarihinde Kentler, çev. Nur Nirven, Afa, İst. 1995
• Bobbio, Norberto, Sağ ve Sol, çev. Zuhal Yılmaz, Dost, Ank. 1999
• Bluhm, William T., ‘İdeoloji ve Politik Kültür,’ İdeoloji Üzerine, çev./der. Can Şahan, Kuram yay., İst. Tarihsiz
• Cevizci, Ahmet, Aydınlanma Felsefesi, Ezgi, Bursa 2007
• Çiğdem, Ahmet, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim, İst. 2006
• Çırakman, Aslı, ‘Avrupa Fikrinden Avrupa Merkezciliğe’, Doğu-Batı, S. 14, Ankara 2001
• Dickens, Charles, Zor Yıllar, çev. Didem Koçak, İzmir 2004
• Fetscher, Iring, “Tarih Felsefesi”, Günümüzde Felsefe Disiplinleri, çev./der. Doğan Özlem, İnkılap, İst. 1997
• Fromm, Erich, Erdem ve Mutluluk, çev. Ayda Yörükân, TİB, 1997
• Kılıçbay, Mehmet A., ‘Tarihsizliğin Marjından Marjinalleşen Tarih Alanına: Avrupanın Kendini ve Dünyayı İnşa Etmesi’, Doğu-Batı, S. 14, Ankara 2001
• Mardin, Şerif, İdeoloji, İletişim yay., İst. 2002  McLellan, David, İdeoloji, çev. Ercüment Özkaya, Doruk yay., Ank. 1999
• Meriç, Cemil, Bu Ülke, İletişim yay., İst. 1999
• Özlem, Doğan,Tarih Felsefesi, Anahtar, İst. 1996
• Politzer, Georges, Felsefenin Temel İlkeleri, çev. Muzaffer Erdost, Sol, Ank. 1996
• Selik, Mehmet, Marksist Değer Teorisi, Ank. Üniv., Ank. 1992
• Tanilli, S., Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Adam yay., İst. 1997
• Türk, H. Bahadır, “ İdeoloji”, ed. Mümtaz’er Türköne, Siyaset, Lotus, Ank. 2006

Bugün 2 Dün 11 Toplam 16023 En Fazla 235 Ortalama 25
Anasayfa - İzmit - Biyografi - Projeler - Makaleler - Resim Galerisi - Basında Biz - İrtibat
Copright © 2008 Ahmet KESGİN Tüm Hakları Saklıdır.