Hoşgeldiniz... -
Site İçinde Ara
Anasayfa İzmit Biyografi Projeler Makaleler Resim Galerisi Basın - Yayın İrtibat
Makaleler
AB Sürecinde Yerel Yönetimler
Sağ Siyaset
Sol Siyaset
Machiavelism
Yerel Yönetim Tarihi
İdeal Kent Röportaj
Otobiyografi Üzerinden İnsanın İzini Sürmek
Dönüştürülen Din ya da Dünyevi İktidarın Meşru Zemini
Deprem ve Ölüm Üstüne
Batıya İslam Bilim Medeniyetinin Etkisi Üzerine
Avrupa Birliği’ni Kuran Paradigma ya da Aydınlanma’nın Anlamı
Projeler
Bize Katılın
Mail listemize üye olun. Gelişmeler size gelsin...
mail adresiniz
Sağ Siyaset

Özet

İnsanın meşruiyet kaygısı tarih boyunca temel sorunlarından biridir. Dolayısıyla insan bu meşruiyet kaygılarını giderici olarak fazlasıyla cevap üretmiştir. Bu cevaplardan siyasal olanı, meşruiyet üretme konusunda daha elzemdir. Zira siyaset çoğulluk durumunu beraberinde getirdiği için burada meşru bir temel inşa etmek temel problemdir. Tarih boyunca farklı siyasal kültürler farklı meşruiyet kaynakları sunmuşlardır. Son birkaç yüzyılda özellikle batı kaynaklı birçok siyasal kavram ve anlam üretilmiş ve etkili olmuştu. Bunlardan biri de sağcılıktı. Bir siyasal meşruiyet kaynağı olan ve kendisini ortaya çıkaran tarihsel şartlar bir kenara sağcılık, yine insanın anlam inşa etme kaygısının bir sonucudur. Daha çok muhafakar, milliyetçi tavırları içerisinde barındıran sağcılık, siyasal alanda mücadele edenler için kendilerini kitlelere ifade etme araçlarının başında gelenlerindendir.

Abstract

Justification anxiety of human has become one of the main problems during the history. For this reason the man has produced much more ideas to remove this justification axiety. Which happens political among these ideas is much more indispensible in the subject formating justification. Because the politics bring the majority circumstances with itself it’s the main problem to make a reason basis. During the history different political cultures has prensented justification resorces. During a few centuries a lot of political conceptions and meanings, especially the ones with the western origin have been produced and the happened influential. One of these were rightistness. Rightistness which happens a political justification resorce and if we put aside its past historical conditions which created itself is the result of anxiety of formating the meaning. Rightistness which contains mostly conservative and nationalist manner is the leading instrument to express itself to the communities for those who struggle in political area.
İnsanın Meşruiyet Kaygısı ya da Kendini Sağcı Olarak İnşa Etmek

Anlam İnşa Etme ve Tarihsel Süreç (Kısaca)

Anlam inşa etme çabası, aslında aynı zamanda bir güvenlik dünyası gereksiniminin bir sonucudur. İnsan aynı zihinsel doğaya sahip olduğu günden bu yana kendisinin zaman içerisindeki yürüyüşü için bir kurgu yapmak durumunda kalmıştır.  Çünkü bu zihinsel yapı, henüz kendisi için bilinemeyen durumunda olan herbir şey için, sorular soran ve bu sorulara cevap arayan bir doğaya sahip. Kaldı ki yine insanın arzuları, tutkuları ve varoluşuyla ilgili kaygıları gibi hemen her yönüyle insanın yürüyüşündeki motive edici duyguları, kadim soruları doygun bir şekilde yine kendisi için cevaplandıramazsa yani anlam dünyası inşa edemezse ya yaşadığı sürece sorgulamadan katılır ve bu problemini görmezden gelerek katıldığı topluluğun akışına kürek çeker ya da ciddi bir düşünce serencamında düşünsel sancılar çeker. İlki için topluluk aslında bir cevap niteliği taşırken ikincisinde ise bireysel ve sorgulayan, yani geleneğin üzerine giden ve zamanla yalnızlaşan bir insan ortaya çıkar. İnsanın anlam kurarken peşine düştüğü soruların büyük bir kısmı insanlık kadar eski iken cevaplar ise zemin ve zaman içeriklerine göre farklılaşabilmektedir.
Diğer yandan insan karmaşık bir varlıktır. Onu aceleci bir şekilde ‘budur’ diyerek sonlandırmak, anlam inşa edici için oldukça ciddi bir kolaylık sağlarken öte yandan insanın kendine ve diğerine köprü kurmasında da ciddi bir zaaf ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Yukarıda bizim insanın anlam arayışı ile ilgili yaptığımız kategori de aslında nihaî bir değerlendirme değildir elbet, fakat insan ve onun ürettiği siyasal olan eylemliliği arasında bir bağ kurmak için böyle bir durumdan istifade edeceğiz.
Tarih bilimini ortaya çıkaran temel saik, ‘yaşanmış olay’a uzaktan bakmaktır. Yani tarih bilimi zamansal kesit olarak daha sonra gelenin daha önce geleni incelemesiyle ortaya çıkar. Yoksa ‘şimdi’ ve ‘burada’ olan hemen her eylemde, temel olarak tarih yapma gibi bir irade olamaz. Eğer ortaya çıkan eylem bir sonuç ise onun ortaya çıkmasını sağlayan şartlardan bahsedilebilir ama bu şartların arasında tarih inşa etme iradesi sayılmaz genellikle. İşte daha öncekilere bakarak diyebiliriz ki; insan kendi tarihi boyunca çeşitli anlam haritaları inşa etmiştir. Dünya coğrafyasının çeşitli medeniyet havzalarında, önce kendi yaşayarak, sonra onu tarihsel bir olgu olarak yeniden gözden geçirince özellikle son üçyüz yılda vurgulanan çeşitli medeniyetler üzerinden bu olgu daha da anlamlı bir şekilde kurgulandı. Medeniyetlerin birbirleriyle her türlü iletişim/etkileşim ya da alış verişleri aslında insanların alışverişiydi. Kadim sorular ve sorunlara her medeniyet kendi içerikleriyle cevap vermiş ve böylelikle zihinsel havza daha da zenginleşmiş oldu. İnsanın siyasal olana dair de zihinsel çabası vardı. Siyasal olarak eyleyen insan -özellikle siyasal olan- eylemi için bir meşruiyet zemini inşa etmek durumunda kalmıştır. Çünkü siyasal olan eylemde diğer insanların varlıkları ön koşul olarak kabul edilir.
İnsan varoluşundan kaynaklanan çatallaşmalar (ölüm-yaşam gibi) için bir anlam üretmek zorundaydı (Fromm, 1997: 59–70). Bu anlama çabası zamanla bireyi aşan ve birbirlerini etkileyen medeniyetler ortaya çıkmasını sağlıyacaktı. Siyasal alanla iligili olarak ortaya çıkmış olan literatür, bu anlam arama ve toplumsal zeminde karşılık bulma konusuyla doğrudan ilgilidir.
Siyasal bir eylem için insan tekinden değil onun çoğulluk durumundan bahsetmek gerekir. Çünkü siyasal olan eylem, toplumda açığa çıkabilir. Egemenlik, adalet, eşitlik, yönetim, iktidar gibi alana ait kavramlar da bir çoğulluk durumunu önşart olarak kabul eder ki ortaya çıkabilsinler.
Siyasî tarih açısından bakıldığında hem entellektüel düzeyde hem de eylem düzeyinde her medeniyet çeşitli eserler ve eylemler ortaya koymuştur. Gerçi elimizdeki metinlere bakılırsa siyasetle ilgili kavramsal tartışma 2500 yıllık bir geçmişe sahip iken siyasal eylemin, insanın çoğulluk durumuyla başladığı söylenebilir. Özellikle son birkaç yüzyıldır bu alanda büyük bir külliyâtın oluştuğunu görebiliyoruz. Siyasal alana dair anlam üreten medeniyetlerden biri olan Batı Uygarlığı, bu alanda son iki yüzyıldır dünyanın geri kalanını oldukça yoğun bir şekilde etkilemiştir. İşte sağcılık kavramı da son iki yüzyıla ait bir tartışma konusu olarak öncelikle Batı’da ortaya çıkmış siyasal mevzi kavramlardan biridir.
Sağcılığın Ortaya Çıktığı Siyasal ve Toplumsal Ortam
Çoğunlukla modern zamana bir giriş olarak görülen Rönesans dönemi ile Aydınlanma yüzyılı arasında yaklaşık 300 yıl geçmesi gerekiyordu. Machiavelli (1469–1527) ile başlayan modern çağlara uygun olan siyasal tartışmalar, 18. yy.’da daha belirgin bir durum almıştı. Gerçi batıda siyasal eylem olarak ortaya konulan eylemler, farklı meşruiyet kaynaklarına gönderme yapsa da sonuç olarak insana yaşattığı ve insan tarafından yaşanan düzeyleri en azından makro düzeyde çoğunlukla aynıydı ama o eylemelere dönük entellektüel bakış değişmişti. Aydınlanma, genellikle 17. yy. sonunda İngiletere’de başlayan ve 18. yy. sonuna doğru Fransız ihtilaliyle doruk noktasına ulaşmış ve Avrupa coğrafyasında ortaya çıkmış düşünsel ve siyasal bir süreç olarak kabul edilir. Dolayısıyla bu süreçlerde insanlar anlam inşa ederken sözkonusu paradigmal bakış açısından oldukça etkilendikleri iki yüzyıl geçirmişlerdir. Sağcılık da sözkonusu dönemin içerisinde ortaya çıkmış bir anlam inşa etme çabası, yani siyasal bir tutum olarak öne çıkar (Meriç, 1999: 77–79). Sağcılık aynı zamanda bir ideolojik tutum olduğu kabul edildiği için onunla da irtibatını belirtelim.
 De Tracy 1797’de kurulmuş olan Institu de France’ta ideoloji kavramının isim babası olarak kavramı siyasal tartışmalar geleneğine sokmuştu. 200 yıllık bir tarihi geçmişe sahip kavramın anlam yolculuğu da oldukça ilginçti. Fakat bu kavram, siyasal hayatın gerek entellektüel gerekse doğrudan eylem yönüyle oldukça yoğun bir etkileşim içerisinde olagelmiştir (Mardin, 2002: 21–22; Türk, 2006: 107). Genellikle sağcılık, solculuk, muhafazakârlık, milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm, kominizm gibi son birkaç yüzyılda ortaya çıkmış olan siyasal tavırlarla ilgili kavramlar, ideoloji olarak algılanmak durumunda kalmıştı.
Öte yandan sağcılığın varoluş sebebi olarak solculuğa çok şey borçlu olduğu söylenebilirken, solculuğun da sağcılığa çok şey borçlu olduğu ifade edilebilir. Kavramların doğuş şartları da daha çok mekânsal konumlanmalardan oluşmuştu. Fransız devrimi sonrasında meclisin ilk toplantısındaki oturuş düzenine göre Kralı destekleyenler yani aristokratlar onun sağına otururken, üçüncü tabakanın üyesi olan devrimciler ise kralın soluna otururlar. Bu oturuş düzeni sonraki toplantılarda da böyle devam etti. Böylece sağ, koruyucu, muhafazakâr ve krallıktan yana; sol ise devrimci, eşitlikçi gibi değerlerden yana olarak oluşmaya başlamıştı (Türk, 2006: 136). Yaklaşık 200 yıl önce başlayan bu siyasal vaziyet alış, modern zamanlarda daha karmaşık bir şekilde devam etmişti. Esasında bu siyasal bölünme Hegel (1770–1831)’in diyalektiğine kadar götürebilir. Zira Prusyalı filozof, gerçekliğin kendini tarihe açtığını ve bir diyalektik yoluyla ilerlediğini yazmıştı. Tez, antitezini doğuracak ve bu mücadele senteze ulaşırken sentez de antitezini doğurarak bu durum sürgit devam edecekti. Gerçeklik tekâmül edecek ve mükemmeline ulaşıncaya kadar bu böyle gidecekti (Fetscher, 1997: 454–457). Sağ-sol çekişmesi böyle bir okumaya da tabii tutularak pekâlâ algılanabilmiştir.
Diğer taraftan 17. yy.la birlikte Avrupa’da geleneksel toplum yerine artık modern toplumsal yapı inşa olmaya başlamıştı. Bu dönüşümü Sanayi devrimi doğal olarak hızlandırdı. Sanayi devrimi sürecinde yerleşik değerler, göçlerle oluşan sanayi çevresi toplumlarıyla ve başka unsurlarla sorgulanır olmaya başlamış ve sanayi ile birlikte gelen yeni sınıfsal yapı da siyasal alana dair mücadeleyi, daha kapsamlı bir toplumsal tabana yayılmasını sağlamıştı. Eski dönemlere ait ekonomik yapı artık yerini fabrikasyon sürece bırakıyordu. Kırsal kesimde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan kitleler sanayi kentine akın etmeye başlamıştı. Fabrika üretimiyle rekabet edemeyen küçük zanaat kollarının kalfa ve ustaları fabrikalara vasıflı işçi olarak giriyordu. Şehirlerin sosyal ve ekonomik dokusu büyük bir değişime uğruyordu. Böylece 18. yy. sonlarına doğru büyük kentler doğmuştu. Bu süreçte işçi sınıfı da tarihteki yerini almıştı (Altan, 2007: 48; Ayrıca Tanilli, 1997:13–16,50). Bu geniş sınıfın haklarıyla ilgili olarak mücadele etme yani sosyal politikalar inşa etme çabası, henüz yeni doğan bir olguydu. Bütün bunlar siyasal mücadelelerde politikacılara meşruiyet kaynağı kurma gerekçelerini inşa etme fırsatı da sağlıyordu.
Ayrıca iktidarların toplum tabanında geniş bir destek bulma yani meşruiyet kaynağı tesis etme çabası içerisinde olmaları yani iktidarları için kitleleri ikna etme yolunu bir şekilde bulmalarını gerekli kılıyordu. Gerçi iktidarlar her zaman bir meşruiyet kaynağı sağlamak durumunda kalmışlardır. Fakat bu durum modern dönemin daha öne çıkan bir niteliğiydi. Ayrıca kitle iletişim araçları da oldukça yaygınlık kazanmıştı. Siyasal topluluk oluşturma çabasında olacaklar için bu, oldukça büyük fırsatlar sunuyordu. Kitapların seri baskıları, gazete ve dergiler bu araçların başında gelenlerdi. Siyasal alan bir mücadele gerektiriyordu. Bu mücadelenin de kabul edilebilir bir açıklaması bulunmalıydı. Sağ-sol siyaset algısı böyle bir zorunluluğun doğal sonuçlarıyken her iki kavramın siyasal hayatta vaziyet alışlarının sosyo-ekonomik koşulları ve bunların yaygınlık kazanma sebepleri kısaca bunlardı. Ama herşeyden önce siyasal insan, bir çoğulluk durumunu gerekli kılan siyaset sahnesinde bir varoluş sebebi yani kendi anlamını inşa etmek durumundaydı.
Sağcılığın Kuşattığı ve Kurguladığı Anlam
Sağ siyaset daha çok toplumun varolan değerleri üzerinden kendi varlığını inşa ettiğini sloganlaştırır. Toplumu kuran öğeler yani insan faktöründen kültüre, tarihe, inanca, ahlâkî olana yani mevcut olana dönük koruma eğilimi öne çıkar. Ya da kendisinin içinden çıktığını iddia ettiği toplumsal yapı ve değerler sağın varoluş temelleri olarak ileri sürülür. Bütün ideolojilerde olduğu gibi sağ kulvarda siyaset yapan ideolojiler de her şeyden önce bir tarih inşa ederler. Kendilerini o tarihsel sürecin bir sonucu ve o tarihsel mirasın koruyucusu olarak takdim etme eğilimindedirler. ‘Öyle olduğu’ iddia edilen tarihsel olayı ortaya çıkaran sosyal, siyasal, ekonomik, çevre vs. gibi şartlar o olayı aslında benzersiz kılsa da tarihin sözkonusu siyasal tavır için bir yürüyüşü vardır ve ‘olması gereken’e doğru ilerlediği önşartı ideoloji sahibine motive edici bir tutum kazandırır. Burada, ‘olması gereken’ daha çok eskinin o ihtişamlı günleri olarak öne çıkar. Yani geriye dönüş aslında bir ‘olması gereken’ özleminin sonucudur. En nihaî olarak tarihten gelen bu temel değerlerin varlık sebebi olarak mücadele edilir. ‘Olan durum’dan hoşnutsuz tavır, şu halde hep bir ‘olması gereken’ kurmak durumundadır. Böylece takipçileri için bir güvenlik çemberi kurmuş olurlar. Ayrıca sağ siyaset, tarihten ibret alınması gerekliliğini ısrarla vurgulayan bir reflekse de sahiptir. Sağcılık, mevcut olanın korunmasından yana bir tavır sergilerken yani muhafazakârlık eğilimini içinde barındırırken öte yandan dönem dönem de farklı kültürlerde değişimin ve gelişmenin gerekliliğini de vurgulayan bir siyasal tutum içerisinde olmuştur.
Diğer taraftan genellikle yine 17. yy. sonlarıyla 18. yy.’da ortaya çıkmış olan liberalizmin savunusunu yapmış olan sağcılık, bu konuda farklı tavrılar geliştiren ayrıca bir yelpazeye sahipti. Muhafazakârlıktan milliyetçiliğe doğru bir siyasal alana sahip olan sağcılığın, liberalizmle muhafazakârlık tutumu arasında fikrî bir yakınlık olsa da milliyetçilik açısından durum problemlidir. Özgürlüğü, bireyselliği ve rekabeti felsefî tutumunun merkezine koymuş olan liberalizmin, ortak irade ve milli sınırlar içerisindeki toplumsal yapının tavrını, meşruiyet kaynağı olarak benimsemiş milliyetçilikle birarada durması daha baştan sorunlu gibidir (Akyol, 2002: 732–733). Fakat zaman zaman liberalizm ile muhafazakârlık da problem yaşamıştır (Beriş, 2005: 389–414).
Bir sağ siyaset olarak temayüz eden muhafazakârlığın yoksulluk karşısında konumu da diğer muarızlarından farklılık arzeder. Muhafazakârlar yoksulluk konusunda devlete fazla görev yüklemezler. “Her zaman beterin beteri vardır” söylemi ile mevcut durumun daha iyi olduğunu vurgulayarak da sosyal yardımla en fazla yoksulluk içerisinde olan kesim hedeflenilmekte, diğer kesimin ise haline şükretmesi gerektiği psikolojisi hâkim kılınmak istenmektedir. Muhafazakâr siyasî ahlâk, yoksulluğu bireylerin kendi sırtlarına yükler. Muhafazakârlık, kendi kendine yeten bir birey düşlerken, bireyin bunda başarısız olması durumunda devletten beklemeden sivil toplumdan ya da çevre-komşularından yararlanmayı öğütler (self help). Zenginlerin de sadaka vermesini sağlayarak ruhlarının selametini kurtarmaya                       yöneltir. Burada devlet her zaman daha kutsal, daha kuşatıcı sorunlar peşinde koşar ve bireye dönüp ilgi gösterirse lütfetmiş, ihsanda bulunmuş gibi algılanır. (Kesgin, 2008; 49–54)
Sağ siyasetin özellikle milliyetçi tavrı, bireysel kimlik ve varoluşları daha büyük, düzen sağlayıcı bir organizasyona feda etmeyi vurgular. Bu siyasal tutum için, birey ile devlet arasında ortaya çıkan seçimlik durumun hiç tereddüt etmeden devletten yana tavır aldığı da söylenebilir. Bireyin kendini aşan, bireylerarası ilişkiler sonucunda ortaya çıkan sosyal olayların, niçin öyle olduğu ile ilgili karmaşık sosyal doku olgusu daha çok devlete havale edilen bir refleksle anlaşılır kılınmaktadır. Bu da doğal olarak daha büyük bir kitlenin, sosyal ve siyasal olaylar hakkında ortaya koyduğu anlam inşa etme çabasının daha muteber olarak kabul edildiğini, devlete sahip olan aklın –derin iktidarın- bu kitle adına bir bildiği vardır kabulüne yol açıyor demektir.
Gerek muhafazakârlık gerekse milliyetçilik tarafından günün koşullarından ve yaşanan ilişkilerden memnuniyetsizlik belirtildiğinde, hemen ardından ideal olana yani en azından şimdikinden daha iyi bir düzene denk gelen maziye gönderme yapılır. Muhafazakârlık ve milliyetçilik çok keskin hatlarla birbirinden ayrılan bir siyasal fay hattı ortaya koymaz. İç içe geçmiş, zaman zaman da birbirine eklemlenmiş bir vaziyet ortaya koyarlar. Fakat günün ya da o dönemin tarihsel şartları birini diğerine göre öne çıkartır. Milliyetçilik akımlarının yoğun olduğu ve ulus devletlerin kurulduğu ve bunların genel kurucu aktör olduğu dönemlerde, milliyetçilik ideolojisinin kulvarını kabarttığı söylenebilir.
20. yy.’a, insanlık kendi geçmişinde eşine rastlanmayan tarihin en geniş çaplı savaşıyla girdi. Bu savaşta galip gelenler mağlupların herşeyine müdahale etmişti. Sınırlar yeniden kurulurken mağlupların büyük bir çoğunluğunun iç siyasete dönük otoritelerini de ellerinden almışlardı. Bunlara tam çözülmüş bir sosyal ve ekonomik hayat da eklenince milliyetçilik bazı Avrupa ülkelerinde yaygınlık kazanmış ve iktidara gelmişti. Kısa zaman sonra mağluplar, toparlanıp büyük ve eskisinden daha yıkıcı bir savaşın başlamasına sebep olmuştu. Bu savaşın devamını sağlayan en önemli ve başat öğe savaşanların milliyetlerine ya da seçişmişliklerine yapılan göndermeydi. Özellikle Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası’nda saf ırk teorileri geniş kitleler tarafından kabul görmüştü. Yenilmişlik ve ezilmişlik üzerine oturan kitlelerin psikolojik devinimleri, onları özgüvenlerini kaybetmiş bireylere dönüştürmüştü. Tek başlarına kayıp ya da flu bir resim gibi duran bu psikolojik devinim, kendilerinden daha kalabalık bir toplulukla olmaya başlayınca aniden özgüven kazanmış, fedakâr bir dava adamına dönüşüyordu. İçine girdiği topluluğun varolma sebebi olan ideolojik kamp, adeta bireyi yeniden kuruyordu.
Kuşkusuz ilk savaştan yenik düşmüş ve çoğunlukla elinden hemen her otorite alanı alınmış bir siyasal yapı, kısa zamanda tekrar savaşacak bir duruma bu ideolojik tanımlar ve vurgularla hazır hale gelmişti.
Sağcılığın Türkiye’de Muarızıyla Serencamı
Türkiye’de ortaya çıkan sağcılık ya da solculuk gibi siyasal tavır alışların doğuş şartları, kendilerinden hemen her alanda etkilenilen Batı uygarlığı olduğu aşikârdır. Siyasal alana ait birçok kavram ve tanımlar yine bu uygarlığın düşünce havzasından iktibas edilmiştir. 1940’ların sonuna denk gelen çok partili hayat aslında aynı siyasal kadronun iktidar olma süreçlerini kendileri açısından çeşitli meşru kaynaklar aracılığıyla topluma takdim etmesinden ibaretti. Fakat özellikle 50’lerle başlayan iktidar sürecinin, toplumun iktidardan fazla nasiplenememiş geniş kitlenin yani çevrenin iktidar ile tanışmasını sağladı. Ayrıca yine iktidar süreci önemli bir toplumsal nüfusun bazı değerleri konusunda üretmiş olduğu muhafazakâr çözümler, selefi ile yol ayrımı konusunda iktidarın muhalefetle daha keskinleşmesini beraberinde getirdi. 60 ihtilali ve sonrasında meydana gelen anayasa yapımı siyaset, 1924 anayasasını değiştirerek görece daha özgür bir toplumsal yapı öngörmüştü. Bu görece özgür ortam yürütmeyi sınırlayarak daha özerk kurumlar meydana getirmiş, böylece üniversiteler ve sivil toplum örgütlemelerine yansımış, ardından dünyada cereyan eden siyasal hareketlerin de etkisiyle kitle hareketlerine dönüşmüştü (Belge; s. 33). Solun bu özgürlük ortamıyla kıvamına getirdiği iddia edilen devrimine, genç subayların da katkı sağladığı egemen iktidar tarafından kabul görmüştü. Siyasal hayatta da artık ‘ortanın solu’ retoriği yerini almış buna mukabil karşı taraf da artık sağ olarak kendini takdim etmişti.
70’lerde anayasada oluşturulan revizyon yani yürütmenin güçlenmesini sağlamış ve artık özgürlük ortamını muhtırayla birlikte ortadan kaldırmıştı. Dünyada soğuk savaş rüzgârları had safhadaydı. Ve Türkiye bu mücadelenin en yoğun geçtiği ülkelerin başında geliyordu. Dolayısıyla solculuğa karşı yani Rus Sosyalizmi’ne karşı en ciddi mevzilenme burada kurulmalıydı. Başta üniversiteler ve şehir meydanları olmak üzere ülkenin hemen her alanı bölünmüş alanlara ayrılmıştı. Sağ ve sol siyaset tarzı ülkenin siyasal haritasında olabildiğince gürültülü bir şekilde sahne almıştı. Ülkenin diniyle, tarihiyle, gelenekleriyle yani muhafazakâr kimliğiyle oynadığı düşüncesiyle kendisine savaş açılan solculuk, ülkenin rotasını S.S.C.B.’ye çevireceği suçuyla mahkûm ediliyordu. Kitlelerin yani fedakâr dava adamlarının ideolojik tavrının içeriği böyle kuruluyordu. Sosyal psikoloji açısından siyasal mevziler bireylere varoluş ve kazanılmış alanlar oluşturuyordu. Bireyler kamusal alana çıktıklarında her bir alanın zaptedildiğini görünce kendilerine bir taraf oluşturmaları kaçınılmazdı. Herkes kendisinin ne olduğundan ziyade başkasının kimliği hakkında çok şey ileri sürerdi. Bu durum daha çok güç kullanımının kullanan için meşruiyet kaynağı oluyordu. Kendini ötekine göre tanımlamak, ötekine göre varoluş kaynağı inşa etmek demekti. Yani kendinin siyasal mevziinin neliğinden ziyade başkalarının nasıl mevzilendiği diğerinin siyasal varlık sebebiydi. Dolayısıyla siyasal alana ait kavram ve tanımlar entellektüel derinlikten uzaktı. Şiddet ve kaba kuvvet siyasal alanın temel iletişim ve etkileşim unsurlarıydı. Şu durumda bu döneme makalenin varoluş sebebine gönderme yapacak bir soru yöneltilebilir. Şiddet –onu doğuran ideoloji-, bireyleri üreten bir havza mıdır yoksa şiddeti üreten bireyler miydi? Yani bireylerin kendilerini inşa ettikleri bir anlam çerçevesi var mıydı yoksa bireylerin anlam dünyasını bütünüyle bu süreç mi kuruyordu? Cevap ne olursa olsun 70’lerde ideolojik kamplaşmaların şiddet ürettiği aşikârdı.
Bu süreçte sağcılılık kulvarında varolan kitle muhafazakâr ve milliyetçilerdi. Bireyler, siyasal alana girdiklerinde kendilerini elbette bir anda sağcı olarak bulmadılar. Onları sağcı olarak belirleyen sosyo-psikolojik çevre iken aynı zamanda değerler yelpazesinde kabul ettikleriydi. Fakat temel mesele, belirli zamanda ortaya çıkan anlam haritası –bu, hangi alanda olursa olsun- insanın yaşadığı dönemin karakterini taşıyor ve insanın kadim sorununun bir uzantısı olarak cevaplandırılmış oluyor.
80’lerde darbe sonrası kendi mecrasında akan siyasal hayat üzerindeki vesayet yönetimi değişik otoriter tonlarda devam etse de artık siyasal hayatın topografyasında keskin hatlarla oluşmuş yani şiddete kadar gidebilecek bir ideolojik tutum yoktu. Sağcılık ya da solculuk aslında birbirlerine geçişlerin mümkün olduğu ideolojik kamplardı.
Sonuç olarak denebilir ki; insan kendi zamansal kesitindeki yürüyüşünde varoluşsal kaynaklı soru ve sorunlarıyla uğraşırken aslında kendisi için bir anlam dünyası oluşturma kaygısını giderici bir çaba içerisindedir. Bu anlam kaygısı, temelde bütün zamanlarda hep aynı insanî temel güdülerin yol açtığı bir durum iken cevaplar, dönemsellik arzedebilmektedir. Her yaşanılan zamanın kendine ait bir kimliği, bir varoluş tarzı vardır. İnsanların özellikle siyasal olanların, kendilerini toplumsal alana taşıdıkları andan itibaren anlam inşa etmesi yani meşruiyet temeli oluşturması kaçınılmazdır. Bu kaygıya kaynak sağlaması bakımından son birkaç yüzyıl fazlasıyla imkân sağlamıştır. Bu imkânların başında hiç şüphesiz dünyanın büyük bir kısmını etkileyen ideolojik haritalar vardır. Bunların içerisinde sağcılık, muarızı solculuk ile birlikte çok geniş kitlelere meşruiyet kaynağı sağlamışlar ve geniş kitleleri etkilemişlerdir. Sağcı paradigma kendi insan tipini inşa ederken aynı zamanda o insanlara meşru bir anlam inşa etme imkânı sağlamıştı. Fakat özellikle şiddetin hâkim olduğu dönemlerde bireyler, pek sorgulamadan, eleştiri süzgecinden geçirmeden kendi geçmişinin orayı seçmesini sağlayan bir örüntüye sahip olmasıyla ve karşı kampların itmesiyle sağ ya da sol kulvarda olsa da en nihayetinde insan kendi seçimini ve anlam kurgusunu yaşayarak kendini inşa eder. Sağcılık, son 2 yüzyıllık siyasal tarih açısından kitleler tarafından kabul görmüş, siyasal tavırlar için meşruiyet kaynağı oluşturmuştur.
 Kaynakça
• Akyol, Taha, “Liberalizm ve Miliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce; Milliyetçilik, ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İletişim, İst. 2002
• Altan, Ömer Z., Sosyal Politika, Anadolu Üniv., Eskişehir 2007
• Bobbio, Norberto, Sağ ve Sol, çev. Zuhal Yılmaz, Dost, Ank. 1999
• Beriş, H. Emrah, “Türk Sağı ve Liberalizm”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce; Liberalizm, ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İletişim, İst. 2005
• Bluhm, William T., ‘İdeoloji ve Politik Kültür,’ İdeoloji Üzerine, çev./der. Can Şahan, Kuram yay., İst. Tarihsiz
• Cevizci, Ahmet, Aydınlanma Felsefesi, Ezgi, Bursa 2007
• Çiğdem, Ahmet, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim, İst. 2006
• Dickens, Charles, Zor Yıllar, çev. Didem Koçak, İzmir 2004
• Ertunç, Ahmet C., Cumhuriyet Tarihi, Pınar yay., İst. 2005
• Fetscher, Iring, “Tarih Felsefesi”, Günümüzde Felsefe Disiplinleri, çev./der. Doğan Özlem, İnkılap, İst. 1997
• Fromm, Erich, Erdem ve Mutluluk, çev. Ayda Yörükân, TİB, 1997
• Kesgin, Bedrettin, Yoksulluğa Yerel Müdahale Sosyla Belediyecilik Karşılaştırmasında Eminönü ve Beşiktaş Belediye Örnekleri, Yayınlanmamış Doktora tezi, Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Ens., İst. 2008
• Murat Belge, “Türkiye’de Sosyalizm Tarihinin Ana Çizgileri”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce; Sol, C. 8, ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil, İletişim, İst. 2008
• Mahcupyan, Etyen, Zihniyet Yapıları ve Değişim, Patika, İst. 2000
• Mardin, Şerif, Din ve İdeoloji, İletişim, İst. 1994
• Mardin, Şerif, İdeoloji, İletişim yay., İst. 2002  McLellan, David, İdeoloji, çev. Ercüment Özkaya, Doruk yay., Ank. 1999
• Mert, Nuray, Merkez Sağın Kısa Tarihi, Selis yay., İst.2007
• Meriç, Cemil, Bu Ülke, İletişim yay., İst. 1999
• Özbudun, Ergun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniv., Eskişehir 2007
• Özel, Mustafa, İktisat Risaleleri, İz yay., İst. 1997
• Toker, Metin, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları: Tek Partiden Çok Partiye, 1944-1950, Bilgi, Ank. 1990
• ………………, DP Yokuş Aşağı 1954-1957, Bilgi yay., Ank. 1991
• ………………., Demokrasiden Darbeye, 1957-1960, Bilgi, Ank. 1991
• Tanilli, S., Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Adam yay., İst. 1997
• Türk, H. Bahadır, “ İdeoloji”, ed. Mümtaz’er Türköne, Siyaset, Lotus, Ank. 2006
• Zweig, Stefan, Dünün Dünyası, çev. Burhan Arpad, Can yay., İst. 2000

 

Bugün 2 Dün 11 Toplam 16023 En Fazla 235 Ortalama 25
Anasayfa - İzmit - Biyografi - Projeler - Makaleler - Resim Galerisi - Basında Biz - İrtibat
Copright © 2008 Ahmet KESGİN Tüm Hakları Saklıdır.