3 Şubat 2006
İlk bakışta, bir yazar için en tabii ve en kolay görevin kendi biyografisini yazmak olduğu sanılabilir. Gerçekten de, kimin hayatını kendi hayatından daha iyi tanıyabilir ki? Hayatındaki her olay apaçık bir şekilde gözlerinin önüne serilmiştir, en derin sırlarını bilmektedir, kendini en derin katlarına kadar görmektedir.
Tarih bize göstermiştir ki, sıradan bir otobiyograf, hiçbir zaman tesadüfen yaşadığı olayların tanıklığını yapmaktan öteye gidememiştir; psikolojik imajın, yani iç dünyanın portresinin dışa aktarılması ise anlayışlı, usta sanatçıların varlığını gerektirir ve hatta bunlar arasında da pek azı böylesine yüce ve tehlikeli bir girişim için yeterince donatılmıştır. Çünkü kendi varlığının güneşli yüzeyini terk eden bir insan için, hatıraların aldatıcı ışığı ile aydınlanmış gölgeler diyarına inmekten, hayat dolu bir şimdiki zamandan, üstü iyice örtülmüş bir geçmişe dönmekten daha çetin bir yol yoktur. Önce “kalbin derinliklerine inmek”. Daha sonra da ruhun derinliklerinden yaratışın çetin dünyasına, içe-bakıştan tekrar kendini anlatmaya dönmek ne kadar güç olacaktır! Bu alanda başarı kazananların çok az oluşu bunun ne kadar çetin olduğunu gösterir. Sanat alanında en yakınımızda bulunan şey her zaman için ulaşılması en güç olanıdır, en kolaymış gibi görünen görev ise en ağırdır. Bir biyografi yazarı için, kendi çağdaşı olan veya olmayan herhangi birini anlatmak, hiçbir zaman kendi benliğini tam olarak anlatmak kadar güç bir iş değildir.
O halde nesilden nesile, hiç durmadan, yeni yeni kimseleri, çözülmesi hemen hemen imkânsız olan bu probleme doğru iten şey nedir? Şüphesiz, insanı zorlayan temel bir içgüdü: “kendini ölümsüzleştirmek” için duyulan doğuştan gelen bir istek. Her şeyin kaypak ve geçici olduğu bir ortam içerisinde, değişmeye, başka bir şekle dönüşmeye mahkûm olan, zamanın karşı konulmaz akışı içerisinde sürüklenip giden ve milyarlarca molekül arasında kaybolmuş bir molekülden başka bir şey olmayan insanoğlu, bilinçdışı bir şekilde (ve ölümsüzlük sezgisi sayesinde) bu dünyadan gelip geçişini kendisinden sonra yaşamaya devam edecek birkaç kalıcı iz halinde bırakmak istemektedir. Hatıralarına can verme ve onları devam ettirme çabasının bir tek ve hiç değişmeyen temel fonksiyonu, bir tek ve hep aynı kalan özlemi vardır: Kendi arkamızda, insanlığın durmadan gelişen ağacı üzerinde küçük bir iz, ufak bir çentik bırakmak. Demek ki, otobiyografi insanın kendini devam ettirmek için duyduğu isteğin en şiddetli bir şeklinden başka bir şey değildir, ve türün ilk denemeleri imajlara estetik bir biçim vermek ve yazıdan yararlanmak imkanından yoksundur: Bir mezarın üzerine konulmuş büyük bir taş parçası, unutulmuş kahramanlıkları övmek için kaba saba işaretlerle kaplanmış tabletler (hatta üzerine çentikler açılmış ağaç kabukları), işte otobiyografinin ilk denemeleri bu gibi yontma taşların ya da tahtaların diliyle binlerce yılın sessizliği içerisinden sesleniyorlar bize. Bütün bu kahramanlıkların hikaye edilişinin bizim için bilinmez, anlaşılmaz bir hale gelmesinden bu yana uzun bir zaman geçti; ama burada, dillerini artık anlamadığımız kavimlerin, kendilerini anlatmak, varlıklarını sürdürmek ve gelecek nesilllere kendi hayatlarından bir iz bırakmak gibi bir istek duymalarına yol açan bir içgüdü ile karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Kendi varlığını sürdürmek için duyulan bilinçdışı ve belirsiz bir istek, her otobiyografinin kaynağı ve ilk sebebidir.
Ancak daha sonra, yüzlerce ve binlerce yıl sonra, daha bilinçli ve daha bilgili bir insanlık içerisinde, ikinci bir istek birinciye eklenecektir: İnsanın kendi benliğini keşfetmeye, kendini tanıyabilmek için kendi kendini tahlil etmeye duyduğu ihtiyaç: “İçebakış”. “Bir insan kendisi için bir soru haline geldiği” ve yalnızca kendisi için buna bir cevap aradığı zaman, hayatının akışını –daha tam ve daha açık anlayabilmek için- tıpkı bir harita gibi serecektir kendi gözlerinin önüne; kendisini başkalarına değil kendine anlatmaya, açıklamaya çalışacaktır Hayatın anlatılması ile izlenimlerin anlatılması arasında, başkaları için çizilen portreyle insanın kendisi için çizdiği tablo arasında, objektif otobiyografi ile subjektif otobiyografi arasında, kendini başkalarına anlatma ya da açığa vurmakla kendi kendisine anlatmak arasında yol ayrımı işte bu noktada başlar. Bu türlerden biri, her zaman başkalarına açık olmanın özlemini duyar ve esas anlatım biçimi, ister halkın karşısına çıkarak yapılsın, ister bir kitap yazarak gerçekleşsin, itiraftır; öteki ise, kendi kendisiyle konuşma eğilimi gösterir ve hemen her zaman “günlük notlar” tutmakla yetinir.
Şu var ki, içe-bakış, oldukça kolay bir başlangıçtan başka bir şey değildir; yalnızca kendisine ait olduğu sürece, bir gerçeğin doğru olarak kalabilmesi kolaydır. Sanatçının gerçek sıkıntısı ancak kendisini açığa vurması ile başlar; ancak o zamandır ki, içtenlik, otobiyografi yazarından kahramanlık bekler: Çünkü kendisi varolan şeyleri başkalarına iletme içtepisi kadar ilkel olan başka bir içgüdü daha vardır insanoğlunda: Bize ölümsüzlük duygusunun sesi ile seslenen ilkel bir “kendini koruma” ve “gizleme” isteği. Kendimizi başkalarına açma isteği, zihnimizde, iç dünyamızın gizliliğini öğütleyen ahlâkî bir utanç duygusu ile savaşır. Bunun içindir ki, kendini en çok beğenen insan (ve özellikle o), bir yandan kendi imajının insanlar arasında yaşamaya devam etmesini isterken, bir yandan da başkalarına görünmek istediği ölçüde güzel ve kusursuz olmadığını hissederek, gizli kusurlarının ve zayıf yanlarının kendisiyle birlikte ölüp gitmesini arzu eder. Demek ki, utanç duygusu, kendimizi olduğumuz gibi değil de olmayı istediğimiz şekilde göstermemize yol açacaktır. Bunun içindir ki, her bilinçli otobiyografi, basit ve kaygısız bir hikâye olacak yerde, boş gururumuzun işe karışmasını önlemek için sürekli bir dikkat ve uyanıklık göstermeyi, insanın dünya karşısında uygun bir poz almak için duyduğu kaçınılmaz eğilime karşı şiddetli bir savunmayı gerektirir. Anlatılan şeylerin doğru olup olmadığı insanın kendi Ben’inden başka hiçbir kimse tarafından denetlenemediği için, son derece seyrek olarak rastlanan bir cesarettir bu.
İnsanın bu şekilde kendi kendisini aldatmasına karşı açılan kaçınılmaz savaşta kullanabileceği herhangi bir gelişmiş silah olmadığı gibi, kendini koruyabileceği bir zırh da yoktur. Silah yapımında gittikçe daha etkili bir merminin bulunması nasıl daha sağlam zırhların bulunmasından sonra geliyorsa, aynı şekilde, insan kalbinin bilgisi de yalanla birlikte gelişir. Bir insan, kendisini yalana kesinlikle kapayacak olursa, o daha esnek ve sokulgan bir hal alacak ve küçük aralıklardan, çatlaklardan içeri sızabilecektir; foyasını daha iyi meydana çıkarabilmek için kendi kurnazlıklarını ve oyunlarını incelemeye çalışan birine, daha ustaca hazırlanmış bir takım yeni oyunlar tezgâhlamayı ve sahte tavırlar takınmayı öğretecektir; tıpkı bir panter gibi, en beklenmedik bir anda birdenbire kahpece ortaya çıkabilmek için kalleşlik edip gölgeliklerde, kuytu, yerlerde saklanacaktır: Kendine yalan söyleme sanatında ustalaşmanın artması, zekânın ve ince psikolojik ayrımları fark etme yeteneğinin gelişmesiyle birlikte gitmektedir.
Bir insan, gerçeği beceriksizce ve kaba saba bir şekilde değiştirdiği sürece söylediği yalanlar ustalıktan yoksudur ve kolayca ortaya çıkarılabilir. Oysa ince zekâlı biri söz konusu olduğu zaman, yalanlar da daha ince, daha ustalıklı bir hal alırlar; bu durumda en aldatıcı, en cüretli şekillere bürünebilirler ve en tehlikeli maskeleri de, her zaman, sanki doğrunun ta kendisiymiş gibi görünmelerinden kaynaklanır. Yılanlar nasıl taşların ve kayaların altındaki gölge yerlerden hoşlanırlarsa, yalanlar da daha çok, görünüşte kahramanca olan, acıklı, büyük itirafların gölgesine sığınırlar. Hatıralarda, bu hatıraları anlatan kişinin kendisini açığa vurduğu ve kendine en cesur, en şaşırtıcı bir şekilde saldırdığı parçalara güvenmekten dikkatle kaçınmalıyız: Bu çeşit sert ve gürültülü itiraflar, belki de en derin bir sırrı gizlemeye çalışmaktadır. İtirafta, hemen her zaman gizli bir zayıflığın belirtisi olan bir abartma vardır: Çünkü, utancın acayip sırrı şudur ki, insan kendisini gülünç hale getirecek en ufak bir özelliğini açığa vurmaktansa, en korkunç ve çirkin kusurlarını seve seve itiraf edecektir. Alaycı gülüşlerden duyulan korku, her zaman için, bir otobiyografiyi bozan en korkunç tehlike olmuştur.
Bir insanın otobiyografisinde mutlak gerçeği dile getirmesini beklemek, gerçekten de, bu dünyada mutlak bir adalet, hürriyet ve kusursuzluk aramaya kalkmak kadar abes olacaktır. En güçlü bir karar, gerçeklere saygı göstermek için duyulan en şiddetli bir istek bile, daha işin başında bir çıkmazla karşı karşıyadır; çünkü bize gerçeği güvenilir bir şekilde bilme imkânını verecek bir organımız yoktur; çünkü daha hayat hikâyemizi anlatmaya başlamadan önce, hatıralarımız, vakı’aların gerçek imajlarını bozmaya başlamıştır bile. Ve çünkü hafızamız, yaşadığımız bütün olayların, olduğu gibi ve aslına uygun bir şekilde, silinmeyen bir mürekkeple, teker teker ve bürokratik bir dikkat ve özenle kaydedildiği bir kayıt bürosu değildir. “Hafıza” dediğimiz şey, kanımızın akışından ve onun dalgalanmalarından, kanımızdaki her türlü değişiklikten ve başkalaşımdan etkilenen canlı bir şeydir; geçmişin bütün izlenimlerinin tabii nitelikleri, değerleri ve ilk şekilleri ile bozulmadan saklandığı kusursuz bir saklama-aracı, bir buzdolabı değildir. Tek bir kelime içerisine sıkıştırmak için acele ettiğimiz ve “hafıza” dediğimiz bu akıcı ve kaypak şey içerisinde, vakı’alar, tıpkı akıp giden bir selin dibinde bulunan çakıl taşları gibi birbirlerine çarparlar, böylece birbirlerini yontup cilalayarak tanınmaz bir şekle bürünürler; belli bir düzen içerisine girerler, birbirlerine uyum sağlarlar ve esrarlı bir taklit gücü sayesinde, en ince ayrımlarına varıncaya kadar isteklerimize ayak uyduracak hale gelirler. Bu şekil değiştirme ortamı içerisinde hiçbir şey ya da hemen hemen hiçbir şey bozulmadan kalamaz; her yeni izlenim bir öncekini gölgeler, her yeni hatıra bir eskisini değiştirir ve çoğu zaman bambaşka ya da tam tersi görünüm alacak derecede bozar. Görünüşte her türlü gerçeğin kesin ölçüsü olan hatırlama gücümüz, aslında gerçeğin düşmanıdır. Çünkü bir insan, kendi hayatını anlatmaya başlamadan önce, kendi içerisinde, olup bitenleri yeniden canlandıracak yerde yeniden inşa etmeye çalışan bir organ işe karışır; hafızamız daha işin başında, şiir yazma ve yeniden inşa etmeyle ilgili her türlü görevi kendi üzerine almıştır: Konuların seçilmesi, gölge ve ışık dağılımı, parçaların organik bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getirilmesi, vb. Hafızanın bu yaratıcı gücü sayesinde her otobiyografi, ister istemez, insanın kendi hayatının şiiri haline dönüşmesini sağlar.
Hiç kimse kendi hayatı hakkında mutlak gerçeği anlatamadığına göre, insanın doğruyu söylemek için göstereceği çaba, kişinin ahlâkî yönden olabildiğince dürüst olmasını gerektirecektir. Hiç şüphesiz “sahte itiraf”, romanın veya şiirin saydam örtüsü altında, son derece kolaydır ve sanat açısından çoğu zaman, gerçek yüzü ile ortaya çıkmış bir portreden daha etkileyicidir. Bir otobiyografi yazarından yalnızca gerçeği değil, olanca çıplaklığıyla gerçeği anlatması beklendiği içindir ki, otobiyografi yazmak olağanüstü bir cesaret ister; gerçekten de, bir insanın ahlâkî portresi ancak kendisi tarafından çizildiği zaman tam ve kusursuz bir şekilde ortaya konmuş olabilir. Bunu da ancak tecrübeli ve insan ruhunu tanıyan bir yazar başarabilir; psikolojik bir portre çizme sanatının, sanatların sıralanışı içerisinde bu kadar geç ortaya çıkması bu yüzdendir: Yalnızca çağımıza ve geleceğe ait bir sanattır o. Bakışlarını iç dünyasına çevirmeden önce, insanın kendi kıtalarını keşfetmesi, kendi okyanuslarının derinliklerine inmesi ve onların dilini öğrenmesi gerekiyordu. Eski çağın, bütün bu esrarlı yolların varlığından haberi yoktu. İnsanın, bakışlarını kendi ruhuna doğru çevirebilmesi için, daha önceden kendi varlığının bilincine varmış olması gerekir.