Hoşgeldiniz... -
Site İçinde Ara
Anasayfa İzmit Biyografi Projeler Makaleler Resim Galerisi Basın - Yayın İrtibat
Makaleler
AB Sürecinde Yerel Yönetimler
Sağ Siyaset
Sol Siyaset
Machiavelism
Yerel Yönetim Tarihi
İdeal Kent Röportaj
Otobiyografi Üzerinden İnsanın İzini Sürmek
Dönüştürülen Din ya da Dünyevi İktidarın Meşru Zemini
Deprem ve Ölüm Üstüne
Batıya İslam Bilim Medeniyetinin Etkisi Üzerine
Avrupa Birliği’ni Kuran Paradigma ya da Aydınlanma’nın Anlamı
Projeler
Bize Katılın
Mail listemize üye olun. Gelişmeler size gelsin...
mail adresiniz
Dönüştürülen Din ya da Dünyevi İktidarın Meşru Zemini

16 Mayıs 2005

 

Tarih boyunca özellikle semavi dinler toplumu dönüştürmek yani yeniden inşa veya ihya etmek için gönderilmiştir. Ne var ki sonuç genellikle bunun tersi olmuş, dönüşen ve yeniden inşa edilen dinlerin kendisi olmuştur. Bunun belki de tek istisnası İslâm olabilmiştir. Peki dinler niçin dönüştürülür? Hiç şüphesiz buna birçok neden gösterilebilir. Bu soruyu bir alt soruyla daha da özelleştirebiliriz. Şöyle ki; dinleri dönüştürme çabası içinde olan toplumların bu çabalarını tetikleyen durum, o toplumun arızî bir tepkisinden mi yoksa söz konusu durum onun doğasından mı kaynaklanıyor? Yani içinde yaşadığı kültürel, tarihî ve sosyal etkenlerle oluşan toplumun geninde böyle bir durum mu söz konusudur?

Biz müslüman toplumlar öteden beri Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, taşıyıcısı olan toplumlar tarafından dönüştürüldüğüne/yozlaştırıldığına inanırız. Biz burada Hıristiyanlığı ele almaya çalışacağız. Aslında Hıristiyanlık Hz. İsa’ya gönderildiğinden oldukça uzak bir mecrada seyir etmiştir. Büyük İskender (M.Ö. 356-323; Aristoteles O’nun hocasıydı) Makedonya kralıyken doğuya doğru sefere çıkar ve yanı sıra Yunan kültürünü de götürür. Böylece Helenizm olarak bildiğimiz bir dönem başlamış bunun sonucunda da birçok kültür kaynaşmıştır. Şehir meydanının yerini dünya arenası almış, eskiden şehir meydanında pek çok mal, fikir bir araya gelirdi. Şimdi ise bu mal ve fikirlerin tüm dünyadan gelmesiydi. Yunanlılar, Mısırlılar, Romalılar, Babilliler, Suriyeliler ve Persler daha önceden kendi ulusal dinleri çerçevesinde kendi tanrılarına tapınırken Helenistik dönemde tüm dinî, felsefî ve bilimsel görüşler birbirine karıştı. Bu dönem M.S. 4. yy.’a kadar devam etti. Bütün bunların sonunda söz konusu tarihsel kesite dinî şüphecilik, kültürel çözülüşler ve karamsarlık hakim oldu. Ve yeni duruma uyum sağlamak hiç de kolay değildi. Farklı dinî ve felsefî inanış ve okullar ortaya çıkmaya başladı.

Hıristiyanlık bu dönemde Ortadoğu’da İbrahimî bir din olarak hüküm süren Yahudiliğin içinden ortaya çıkmıştı. Dikkat edilmesi gereken husus, Hıristiyanlığın bir doğu dini olarak ortaya çıktığıydı. Söz konusu dönemin başat gücü Roma’ydı (ki o da Akdeniz imparatorluğuydu). Roma’nın barbarları olarak da bilinen bugünün Batı toplumlarının ataları (Vandallar, Vizigotlar, Gotlar, Franklar, Angler, Saksonlar...) Avrupa’nın kuzey kesimlerinde yaşıyorlardı. Avrupa adı da (aereb; gün batışı, karanlıklar ülkesi) aslında ne gariptir ki yine bir doğu toplumu olan Fenikelilere (Filistin bölgesi) aitti. 17. yy.’dan başlayarak batı kendisini üç kök paradigma ile tanımlamaya başlamıştı. Yunan düşüncesi, Romalılık ve Hıristiyanlık. Pek tabii ideolojik bir yaklaşımla bu üç unsuru da batılılaştırarak. Zira bu üç unsurun kökleri batıya oldukça uzaktı. Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini olarak kabul edilene kadar 350 yıl geçmesi gerekiyordu. Bu süreçte Hıristiyanlık yer altında ve karanlık dehlizlerde kendisini inşa edenlerin elinde vahiyden kopuk bir seyir izliyordu. Yeni dinin oluşumu Gnostikler (İrfaniyye) ve ilk kilise babaları olan Apolojistler (Savunucular)’in elinde vahiyden bir hayli uzaklaşarak Helenizm ve Roma paganizmi ve animizmi yardımıyla şekilleniyordu. En belirgin pagan özellik olarak hâlâ varolan Tanrı-İnsan inancının Hz. İsa’yla devam ediyor olmasıydı. Yani Hıristiyanlık, bazı kanaat önderlerinin elinde şekilleniyordu. Özellikle Yeni Eflatunculuk felsefi akımının Hıristiyanlıkla birçok ortak özelliği bulunmaktadır.

Artık Katolik (Evrensel ve Tek) Kilisesi bu uğrakta ortaya çıkıyor ve söz sahibi olmaya başlıyordu. Onu sistematik bir inanca kavuşturan Afrikalı Augustinus (354–430) oldu. Ne var ki tam da bu dönemlerde kendi iç çalkantıları sonucunda Batı Roma tarihe karışıyordu. Kuzeyden başlayan barbar(!) istilaları da süreci hızlandırmıştı. Bugünün batısının ataları devreye giriyor ve sonunda Hıristiyanlıkla 1000 yıllık bir kutsal dönem yaşıyorlardı. Söz konusu sürece tarihçiler Avrupa’nın Orta Çağı diyorlar. Bu dönemde Batı Hıristiyanlığı, Katoliklik çatısı altında tam bir sefalet ve zulüm inşa ediyor ve bunu doğduğu şartlardan tamamen dönüştürülmüş bir din adına yapıyordu. Zaman zaman iktidar kendisi oluyor kimi zaman da iktidarları kullanarak hüküm ferma oluyordu. Artık batı Katolikliği yeryüzündeki Tanrı Devleti oluyor ve eylediği her cinayeti, gaspı, günah affetmeyi, cennet-cehennem bağışlamayı Tanrı adına yapıyordu. Hıristiyan kilisesi, Avrupa’da otoritesini kurduktan sonra, bütün enerjisini çoğulculuğun izlerini silmeye adadı. İbadetten günlük yaşam alanlarına, kent düzeninden çalışma hayatına her alanda kutsallığın kuralları egemen kılındı. Kilisenin koyduğu kuralların dışına çıkanı zulüm hatta ölüm bekliyordu. İnsanların kiliseye koşulsuz bağlılığı her şeyin önündeydi ve inanç âleminin görsel imgeleri yoğun olarak kullanılıyordu. Misyonerleri, azizleri, bunların vaazları ve kerametleri (?), tiyatrosu, sanatı ile bütün Avrupa kutsal bir görünüm kazandı. En etkili görsel sanatlar olarak resim, heykel ve kabartmalar her kilisenin vazgeçilmez unsurları arasına girdi. Dinî dogmalar, bu görsel manzara eşliğinde zihinlere kazındı. Oysa Hz. İsa’nın getirdiği din bu değildi. Helenizm ve Roma paganizmi yanında bir de kuzey ırklarının pagan inanış ve kültürleri artık Hıristiyanlık mecrasında anlamını buluyor ve bu dinin ritüellerine sinmiş bir şekilde akıp gidiyordu. Bir aydınlanma çağı olarak da övünülen Rönesans döneminde sadece engizisyon ve cadı avı sürecinde batılı, yüz binlerce kendi inananını-inanmayanını Tanrı adına(!) öldürmüştür. Batı, Hıristiyanlığı tamamen dönüştürmüştü. Mesela kiliselerinde bulunan ikonlar tamamen paganizm kalıntılarıdır.

Batı hıristiyanlığı tam bu dönemde kilise uygulamalarına karşı protestolarla karşılaşıyordu. Doğu Hıristiyanlığının mezhebi olan Ortadoksi’den (Ortodoks kiliseleriyle Katolikler arasında çatışma yüzyıllardır devam etmektedir. Misyonerlik aynı zaman da, Batı Hıristiyanlığının –Katolik ve Protetanlık- Doğu Hıritiyanlığını –Ortodoks- dönüştürme faaliyeti olarak da yapılmaktadır. Rusya ve eski cumhuriyetleri, Balkanlar’da..) farklı olarak daha çok ulusal karakterlere uygun bir şekilde tanzim edilen Protestanlık ortaya çıkmaya başlıyordu. Bu tepkinin dayandığı iddianın temelinde Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlığın gerçek yolundan saptığı, lüks ve sefa içinde yüzdüğü, giderek ahlâkî bir çizgiden uzaklaştığıydı.

Öte yandan o dönem Avrupası’nın büyük bir çoğunluğu köylerde yaşıyor olmasına rağmen kentler nicelik bakımından görece alt düzeyde yerleşim birimleri olmalarına karşılık kentlerde, yenilik oluşturma güç ve dehasına sahip tüccarlar, bankerler, nitelikli zanaatkârlar ve bilginler yaşıyordu ve yine buralarda, değişmeyi kışkırtan bir çatışmanın da yaşandığı da fark edilmekteydi. Bu dönem Batısında gözlenen çatışma alanları şunlardı: Krallar ve tabakalar arasında, krallarla Katolik Kilisesi arasında, tabakaların kendi arasında  ve kentlilerin kendi içindeki oluşturduğu farklılaşmadan kaynaklanan çatışma. Buna bir de köylülere yüklenen ağır vergi yükünden kaynaklanan rahatsızlıklar da eklenince artık ulusal karakterli protestoların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bu gerilimlerin bir sonucu olarak çeşitli merkezlerde mücadele başlamıştı. M. Luther, T. Münzer, J. Calvin, Knox, Cranmer, Smyth, Zwingli gibi öncülerle Protestanlık denen olgu Batı Hıristiyanlığını ikiye bölüyordu. Bunun sonucunda Luteryanizm, Calvinizm, Anglikanizm, Baptizm, Anabaptizm, Presbyteryanizm, Mennonizm, Evangelizm gibi Protestan mezhepleri ortaya çıkmıştı. Romanın barbarları yine yeni bir şey yapmışlardı. Temelde Katoliklikten tamamen farklı bir Hıristiyanlık ortaya çıkarmışlardı. Sonraki yüzyıllarda kapitalizmin yaygınlık kazanması ve dinen meşrulaştırılması için Protestanlık tam bir görev ifa etmiş olarak değerlendirilecekti ve hakikaten de öyleydi. Artık kilise dogmaları dışında yepyeni bir yorum ortaya çıkmıştı. Çünkü, ilahî olanın dünyevî olandan koptuğu, dünyevî olan her şeyin bir yorum olduğu anlayışı egemen olmaktaydı. Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlığın doğrudan ve birebir temsilcisi olmadığı, onun sadece bir yorumu ve yanlış bir yorumu olduğu söylenmeye başlanmıştı. Böylece Protestanlık, kilise otoritesini sarsmış, artık batı tipi modern bireyin ortaya çıkmasına ön ayak olmuştu. Bunu yaparken de ‘cadılar çağı’ olarak bilinen 16. yy.’da görüldüğü üzere kendini meşrulaştırmak için devleti otoriter ve totaliter bir kıvama sokmuştu. Yüz binlerce masum insan protestanlar eliyle mezhepleri (din) adına cadı (200 binin üzerine; % 85’i kadın) diye yakılarak katledilmişti. İşte Protestanlığın da doğuş ve meşrulaşma şartları bunlardı. Amerika kıtası batılılar tarafından keşfedilince, orada yaşayan Maya, Aztek, İnkalar tamamen, Kızılderililerin de milyonlarcası katledilerek aynı zamanda güneyde Katoliklik, kuzeyde de Protestanlık yer tutmaya başlamıştı. Eski din ve medeniyetleri yok etme, yok edilemiyorsa dönüştürme (iktidarı meşru görecek hale getirme) eylemleri batının karakteristiğiydi.

Şimdi baştaki soruyu daha da somutlaştırarak tekrar edelim: İnsanı ve toplumu inşa etmek amacıyla gönderilmiş olan Hıristiyanlığın kendisi dönüştürülerek inşa edilmemiş midir? Din, tamamen batılılaştırılarak, kendisine benzetilmiştir. Nitekim Kilise kendi evinde (batıda) artık eski gücünü ve imajını kaybedince emperyal (sömürge) aracı olarak Avrupalı fatihler için hizmet etmiştir. Yani kapitalizm ve emperyalizmin meşru ileri karakolu görevini yapmıştır. Bunun bariz örneği, Afrikalı bir liderin şu sözleridir: Misyonerler geldiklerinde ellerinde kitap, bizimse toprağımız vardı; kitabı bize verdiler ve gözümüzü kapatmamızı söylediler; gözlerimizi açtığımızda ise artık onların toprağı bizimse elimizdeki kitap vardı. Nihayet Protestanlık küresel sömürünün dinî açıdan meşrulaştırma amacına hizmet etmiştir.

İnsan varlığı bütün zamanlarında makro-mikro iktidar mücadelesi yapmıştır. Bunu yaparken eğer bir topluluğa ihtiyaç hissederse onlarla ortak payda üretmek ya da varolan paydayı ileri sürmek durumundadır. Batı özellikle 17. yy. sonrası Hıristiyanlığın yanında Roma ve eski Yunan kültürünü ve felsefesini de batılılaştırarak yani dönüştürerek içselleştirmiştir. Sonuçta her iktidar olgusunun, öncelikle onu üreten birey açısından, sonrasında da iktidarın ait olduğu toplum açısından meşru bir zemin üzerinde kurulması gerekmektedir. Uzun yüzyıllar boyunca din bu meşruiyet kaynağı konusunda kendi iktidarlarına kaynak sağlamış zaman zaman da kendi iktidarı için gayret sarfetmiştir. Ama bütün bunları, kendi tutkuları ve arzularının motivasyonunu toplumsal ideallerle birleştirerek öncelikle insan varlığı yapmaktadır. İnsan da ait olduğu tarihsel kesitin de etkisiyle bütün bunları yapagelmiştir. Özellikle bu olgu batılı zihinde ve eylemde daha çok açığa çıkan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bugün 2 Dün 11 Toplam 16023 En Fazla 235 Ortalama 25
Anasayfa - İzmit - Biyografi - Projeler - Makaleler - Resim Galerisi - Basında Biz - İrtibat
Copright © 2008 Ahmet KESGİN Tüm Hakları Saklıdır.