30 0cak 2006
Ölümü Karşılarken: Yalnızlık
İnsanlığın varlıkta sahne alışından bu yana bitimsiz bir trajedi hayatın damarlarında hep baş aktör olarak kendini kabul ettirmiş görünüyor; hayat toplumsalken ölüm tek kişiliktir. Toplu ölümlerde dahi herkes kendi ölümünü yaşar. Ve insanların hayatı söz konusu olunca bütün yargılar önemini kaybeder. Can pazarı en büyük ve kalabalık pazardır. Hayatı da kontrol eder. Tabii afetler bu pazarın en dramatik kesitlerini oluşturur. Böyle bir sahne insanın, acıklı hikayesini hülasa eder. Güçsüzdür, sınırlıdır.. Aslında insan; sonu başından belli bir yol hikayesinde yolun kenarlarına iliştirilmiş ürkek ve iç acıtan bir korkunun teslim olmuş yazgısından başka bir şey değildir.
Bu dramaya, hatırı sayılır bir tonda tarihimize kazınmış olan 17 Ağustos günü bütün çıplaklığıyla şahit oldum. İnsanlar toprağın böğründen gelen yıkımda toplu halde can verirken yine herkes ölümü tek tek tadıyor ve kimbilir belki de onbinlerce ölümün gerçekleştiğinden de bihaberdiler.
Ansızın geldi yüzyılın felaketi, çaresiz, korunmasız yakaladı.. Zifiri karanlığa iniltiler, feryatlar karıştı.. Yürekleri patlatan bir korku sızdı geceye. Milyonlar hayatla ölüm arasında gitti geldi. Kumdan kuleler gibi dağıldı binalar, ocaklar söndü, on binler öldü. Bazıları isimlerini bile yitirerek, birer numara alarak girdi toprağa. Görevli tükenmez kalemle adı bilinenleri plastik kapaklı deftere yazdı. Kimliği bilinmeyenlerin ise fotoğrafları çekildi, numara verildi. Mezarcılar top top kefenleri ‘büyük mü küçük mü’ diye sorarak kesti acılı ailelere.
Henüz on dakika dahi olmamıştı gözlerimi kapayalı. Devasa bir sarsıntı ve ardından yeri parçalarcasına olağanüstü bir gürültü kopmuştu. Ana kayaçların çarpışmasıyla ortaya çıkan o yakıcı ses, insanın bütün iddialarını (?!) hallaç pamuğu gibi savuruyordu. Zihninin takati kesilmiş, güçsüzlüğü bütün çıplaklığıyla ifşa olmuş, yerin o narasının karşısında sadece bilincini korumaya çalışan acınası bir varlıktı. Tam da bu anda inancın her rengi sahne alıyordu. Herkes, bu olağanüstü durumdaki kendi ölüm provasında, korkunç yalnızlığını hafifletecek ölüm sonrasına dair inançlarını alabildiğine sadeleştiriyordu. Pek tabii daha ne olduğunu anlamadan ölen onbinler istatistiğin konusu olarak bu can pazarının ilk kurbanlarıydılar.
O sarsıntı beni İzmit (Alikahya)’teki iki katlı evimizde yakalamıştı. Daha sonra ilk üç gün sırasıyla, Gölcük, Yalova, Adapazarı’ndaydım. Ceset kokularının yanında buraları görünce ilk aklıma gelen şey, nükleer savaş sonrasını anlatan “The Day After” filmiydi. Manzarayı, onu bizzat yaşayan birisinin tam olarak tasvir etmesi imkânsızdı. Kilometrelerce uzunluktaki mesafede ayakta kalan bina yoktu. Apartmanların deyim yerindeyse, bir tost gibi çatıları tabana yapışmış, toplam boyları ancak göğsümüze geliyordu. Bu kıyamet sahnesinde hayatta ve ayakta kalanlarda, o biraz küllenmiş ama tam o sırada ortaya çıkan muhteşem bir dayanışma sergileniyordu. Ana sarsıntının ardından gün döndükçe yıkılmış apartmanların karanlık dehlizlerine, hayata dair küçük pırıltılar yakalama ümidiyle “Sesimi duyan var mı!!!” çığlıkları atılıyordu. Bu sesin bir harfinin çengeline dolayısıyla hayata bir nefeslik tutkusuyla takılabilen bir canlı iniltisi duyulunca, işte tam o anda büyük bir kahramanlık hikâyesi başlıyordu. Evet, bu tür kahramanlıkların destansı çabaları da depremin başka bir sayfasını oluşturuyordu.
Jeo-Sosyolojik Yıkımlar
Aradan yıllar geçti. Hayat, normaline döndü, depremin o bütün ayrıntılarında gezindiği sokaklarda. Geçti gitti deprem. Ama geride onbinlerce ölüm, psikolojik yıkımlar ve yakıcı bir tecrübeyi de bırakarak. Ülkemiz 1894-1998 yılları arasında depremlere 79 bin 686 can verdi. Biz İzmitlilere göreyse 17 Ağustos’un faturası sadece insan hayatı bakımından 50 bin civarındaydı. Nedense insanlar resmi açıklamalara güvenemiyordu. Deprem, yeryüzünün olmazsa olmaz hareketlerinden biridir. Bu fay hattı boyunca meydana gelen büyük depremler batıya doğru göç ediyor. Dünyada ender rastlanan depremlerin bu düzenli göçü elbette jeologların ilgisini çekmişti. 92 Erzincan depremi beklenmezken 99 Kocaeli depremi bekleniyordu. Tahmin edilemeyen tek şey “ne zaman” olacağı idi.
İnsan için muhtemel bir afet, toprak için ise zorunlu bir hareket olan deprem sosyo-kültürel zayıflık veya geri kalmışlık durumunda toplum üyeleri için kaçınılmaz bir ölüm nedeni olabilir. Konunun bu noktada etik bir boyutu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü toplumda özgürlük, hak diye politikacı zangoçluğu yapanlar özgürlüğün öncelikle doğaya ve kendi doğamıza karşı kazanılması gereken bir zorunluluk olduğunu gözden kaçırabilmektedir. Depremde hayatını yitiren birinin ölüm nedeni olarak doğal afet kavramını kullanmak, ölümün kaynağı olarak geçerli olabilir. Ancak yeterli şekilde projesi ve yapımı kontrol edilmeyen bir bina enkazı altında kalarak ölmek beşeri yetkinsizliğimizi Allah’a veya doğaya bağlamak konusunda insanlığımızı vebalden kurtaracak kadar meşrulaştırıcı değildir. Depremler ülkesi olan Japonya’da insanların ve onların ruhsal ve manevi dünyaları üzerinde taşınan, can bulan kültürün varlığını hatırlamak daha yerinde olacaktır.
Beşeri gayret ve tarihsel gerçeklik deprem gibi ortaya çıkışı, olması, olma zamanı, şiddeti, şekli belli olmayan bir doğal afeti inceleyerek, anlayarak, olumsuz-olumlu deneyimleri gözden geçirerek elde edinilen bilgi birikimini depremden korunma teknolojisine çevirmek, insanları depremden kaynaklanacak can ve mal kaybına karşı koruyabilmek veya her zaman koruyamasa da depreme karşı önlemsiz bırakmamak tamamen insanlık ve toplum bilincinden kaynaklanmaktadır. Evet depremde ölümün nedeni toprak olarak görülebilir. Ancak ölüm topraktan gelmekle birlikte, çimentosu ve demiri yetersiz bir bina enkazında, insanın kendi yaptığı kendi evinde oluyorsa cehalet, fakirlik, bozuk kentleşme, belediye kontrolünün yetersizliği gibi sosyo-kültürel nedenler akla gelmektedir. Ölüm depremden sonra devlet veya bir şirket tarafından yükleniciye yaptırılan, mühendis odalarınca, belediyelerce kontrol edilen bir binada gündeme geliyor ise sadece binanın yapıldığı toprağın jeolojik özelliğine bakmak yeterli olmayacaktır.
Dünyanın farklı iki yerinde aynı jeolojik özelliği gösteren toprak üzerinde yaşayan kültürlerin birinde aynı şiddette ve aynı karakterde bir deprem birinde daha fazla diğerinde daha az can ve mala zarar veriyorsa konu makro sosyolojik bir durum gösterir ve doğrudan doğruya fizik bilimleri konusunda o kültürlerin bilgi geleneğine, teknolojik kullanımına ve kamu hukuku anlayışlarına bağlıdır.
Son Söz;
17 Ağustos dramı Türkiye’nin yine kendi insanları tarafından nasıl hoyratça yağmalandığının bir göstergesi olarak hafızalara ve tarihe kazınmıştır. Oysa zamanında insani tedbirler alınsaydı deprem, canlı hayatının sonlanmasının bir aracı olarak yani dramatik ölümlerle anılmaz aksine doğanın zorunlu bir göçü şeklinde değerlendirilerek insan için de yaşanılası farklı bir tecrübe olarak kabul görürdü. Depremden değil de yaptığımız binalar ve onlardan çaldıklarımızdan korksak yeridir. Muhtemel depremler gelmeden önce hem toplumsal bilinç hem de jeo-fizyolojik ve de mühendislik açılarından tedbirlerin alınması çok acilen gereklidir. Aksi takdirde daha büyük dramlar bizleri beklemektedir.