11 Haziran 2006
Bugün kim ne derse desin İslam medeniyeti, bir bilgi medeniyetidir ve bu durum İslam’ı diğer dinlerden farklı kılan unsurlardan sadece biridir. Semavi dinler üzerinden gidecek olursak, Yahudilik, İslam’dan yaklaşık olarak 3000 yıl daha önce vardı, Hıristiyanlık da yaklaşık 7 yy.’lık bir geçmişe sahipti. Bu dinlerin taşıyıcıları olan Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında bilimsel çalışma, İslam Medeniyeti’yle karşılaşılıncaya kadar yoktu dersek yanlış olmaz. Saint Augustin (354–430) ile bir fark oluşturmuş gibi gözüken Hıristiyanlık, bu kısmî farkın aslında bu âlimin pagan/putperest geçmişinden kaynaklandığını da kabul etmelidir. Bu denli bilimsel meraktan uzak ve bilgiyle sınırlı bir ilişki içerisine giren bu iki tahrif edilmiş dinin mü’minleri, İslam Bilim Medeniyeti altın çağını yaşarken dahi karanlıklar arasında geziniyordu. Bu dinlerin müntesipleri ancak İslam medeniyetiyle karşılaşınca bir şeyler oluşturmaya çalışmışlardır. Bu devirlerde İslam Medeniyeti altın devrini yaşıyordu.
Şu bir gerçek ki, bir medeniyet projesi olan İslam’ın etkisiyle Hıristiyanlar gerçek anlamda filozoflar ve bilim insanları yetiştirmeye başlamışlardı. Ne Hıristiyan ne de Yahudi toplumları bu karşılaşmaya dek yetişmiş bir matematikçi, bir filozof veya doktor çıkaramamışlardır. Bu etki öyle bir hal almıştı ki Hıristiyan dünya sadece bilimsel faaliyetlerin tesirinde kalmamıştı, onların hayatın her alanında etkilendiklerini görmekteyiz.
İşte Müslümanlara böylesine atılım yaptıran esas kaynak Kur’an’dı. Kutsal Kitap, bilimsel çalışmada yalnızca ‘niçin’ sorusuyla değil aynı zamanda ‘nasıl’ sorusuyla da meşgul olmak gerektiğini Müslümanlara öğretmiştir. Özellikle yaratılışın bütün safhalarında bu ibretlik durumun nasıllığı tekrar tekrar hatırlatılır. Ve araştırılarak ibret alınması gerektiğini vurgular. İşte ilk dönem İslam âlimleri bu heyecanı bütün benlikleriyle hissetmişler ve insanlık medeniyetinde fark oluşturmuşlardır. Bilimin peşine düşmüşler, bilgiyi vatan sormadan araştırmış, kendi dillerine çevirmişlerdir. Şimdi bu devasa çalışmalardan örnekler vererek etkileri üzerinde duralım.
Bilim
İslam biliminin Batı’ya etkisi çok büyük olmuştur. Öyle ki iyi bir doktor olmak yakın zamanlara kadar İbn Sinacı olmak demekti. Kimya ilminde etkili olmak için Cabir (721-815)’i iyi bilmek gerekirdi. Birçok alanda ortaya konulan isimler hala Arapça’dır. Alchemy, al-Kimya; Algebra, el-Gebr; allogarithma, el-Khavrizmî’den; Cheque, al-Şakk; Alphabate, Elif-Ba; Alkali, al-Kali vs. gibi kavramlar örnek gösterilebilir.
Matematikte Çığır Açtılar
Matematikte ise Müslümanların başta “sıfır” olmak üzere insanlığa oldukça büyük hizmetleri olduğunu söyleyebiliriz. Batıdan aldığımız rakam şekilleri aslında Müslüman rakamlarıdır ki bunlara batıda Arap rakamları denir. Ondalık sayılar Batı’ya 15. yy.da İstanbul’dan geçtiği için Batılılar bunlara “Türk Matematiği” derlerdi. Bu yüzyıla kadar rakamlar nesir tarzında düz yazıyla ifade edilirdi. İbnu’l-Benna ve Kalasadi gibi Müslüman matematikçiler ilk defa bugün kullandığımız temel matematiksel ve cebirsel işaretler ve sembolleri icad ettiler. Pascal’ın kendi adıyla meşhur ihtimaliyet hesaplarını çözümlemek için geliştirdiği üçgen teorisi el-Kerhi tarafından keşfedilmiş, Yahya el-Mağribi (öl.1180), et-Tusi ve Keşani tarafından geliştirilmiştir. Ve bugünkü binomé teoreminin temelini atmışlardır. Elbette Pascal bunu Müslümanlardan almıştı. Ömer Hayyam’ın üçüncü dereceden denklemleri çözmek için kullandığı yöntem, Descartes’ın Geometride kullandığı yöntemin aynısıydı. Lobachevski, Anti-Öklidçi geometriyi et-Tusi’nin “Takriri Uklidesi” adlı eserinden esinlenerek geliştirmiştir.
Modern Astronomiyi Müslümanlar Kurdu
Astronomi’de ise Lablace’ın gezegenler için verdiği ölçüler, Uluğ Bey’in Zic’inden alınmadır. Copernicus (1473-1543), yeni sistemi kurarken birçok Müslüman alimin eserinden faydalandığını kendisi söylemektedir. Birçok âlimin yanında öne çıkan ikisi Batlamyusçu evren tasavvurunu yıkmışlardı. Batlamyusçu yer merkezli evren anlayışı Hıristiyanlık için de uygundu. Bu anlayışa göre yer sabitti. Oysa Birunî ve el-Siczî bunun böyle olmadığını ispat etmişlerdi. Yerin dönüyor olduğunu ispatlamakla kalmadılar, bir de yerçekiminden bahsettiler. Ayrıca gezegenlerin hareketlerini de hesapladılar. Fakat kendilerinden yaklaşık 600 yıl sonra Galile, dünyanın döndüğünü söyleyince idamla yargılandı. Öte yandan modern astronominin kurucusu Bitrucî’dir.
Fizik Teorileri Hala Aşılamadı
Fizik’te ise İbn Heysem’in görme ve ışık teorisiyle optiğin temel yasaları hâlâ aşılamadı. Bu etkiyi da Vinci, Vitellio, Kepler ve modern zamanlarda görmek mümkündür. Galile’nin “sonsuz ve bölünmezlik” teorisi, Eş’ari’nin kelam öğretisinin hatırlatılmasından başka bir şey değildir. İbn Rüşd’ün manyetik çekim gücü için söylediklerini yüzyıllar sonra Faraday ve Maxwell tekrar etmişlerdir. Kindi’nin görüşleriyle Einstein’ın izafiyet teorisi arasında da oldukça büyük bir benzerlik olduğu görülmektedir.
Coğrafi Keşiflerin İlhamı Müslümanlardır
Coğrafya konusunda da Müslüman bilim insanlarının çalışmaları oldukça etkili olmuştur. 1498’de Colomb, Haiti’den yazdığı mektupta Yeni Dünya’nın keşfini kendisine ilham edenin İbn Rüşd olduğundan bahsetmiştir. Birûnî, yerkürenin döndüğünü ispatladı. Enlem ve boylam hesaplarını yaptı. Işık hızı hakkında bilgi verdi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Tıp Alanında Büyük Buluşlar
Tıp’ta İbn Nefs kan dolaşımını bulmuştu fakat yakın zamana kadar yanlış bir şekilde mucidin Harvey olduğu zannedilmişti. Vücutta solucanlar ve parazitlerin varlığını ise İbn Sina ve Ebu Bekr Razi bulmuştu. Pek çok hastalığı tarif etmişler, mikroplardan söz etmişlerdir. Mûsıkî’de ise sesleri ilk defa notalandırma Farabi ile başlar. İbn Sina bir çeşit stenografik harfler kullanır. Kuramsal notalama sistemini ise ilk defa İbn Zeyla bulmuştur. Farabi’nin sesleri bölmesi ve notalaması ile logaritmayı farkına varmadan bulduğu söylenir.
Felsefeyi Bizden Öğrendiler
Müslüman âlimler bu bilimsel gelişmelerin yanı sıra felsefe alanında da ilklere imza atmışlardır. Kindî (796-866) ile başlayan sistematik felsefe çalışmaları, Farabî (öl.928), İbn Sina (980-1037), Gazâlî (1055-1111) ve İbn Rüşd (1126-1198) ile sürekli hız kazanmıştır. Bu âlimlerin ve burada zikredilemeyecek kadar sayısı çok olan âlimlerin felsefî çalışmaları oldukça ciddi bir külliyat oluşturmaktadır. Eğer bu âlimlerin çalışmaları olmasaydı bugünün batısı kendilerinin fikrî ataları olarak kabul ettikleri kadim Yunan filozoflarını belki de çok daha geç tanıyacaklardı. Kindi, hem Hıristiyan hem de Yahudi filozofları etkilemiştir. Eserleri Latince’ye çevrilmiş, Ortaçağ Hıristiyanlığının en kudretli filozofu olarak kabul edilen Aquinalı Thomas (1225–1274), Kindi’nin akıl teorisini kabul etmişti. Yahudi filozoflardan İsaac ben Solaman İsraeli (öl.932) olduğu gibi Kindî’nin fikirlerini benimsemişti. Öte yandan Farabî daha hayatının sonlarında bile İbn Masara (öl. 931) ve İbn Gabriel (öl.1058) aracılığıyla batıda tanınmaya başlanmıştır. Ayrıca bu filozofumuzun eserleri İbranice’ye de çevrilmeye başlanmıştı. Özellikle ilimler sınıflaması yakın zamana kadar kabul edilmiş en iyi tasnifti. Allah’ın varlığının ispatı Albertus Magnus (1193–1280) ve St. Thomas tarafından aynen “Summa Theologia” eserinde tekrarlanmıştır. Yahudi filozoflara da etkisinin yoğun olduğunu görüyoruz. Musa b. Meymun (1135-1204) Tibbon’a Farabî’nin eserlerini hararetle tavsiye etmiştir.
İbn Sina’nın etkisi de çok geniş ve güçlü olmuştur. Özellikle bu etki Ortaçağ Hıristiyanları tarafından belirtilirken modern dönem filozoflarının bu etkiden hemen hiç bahsetmediklerini söylemek gerek. İbn Sina hemen bütün Hıristiyan ve Yahudi filozofları etkilediği gibi modern döneminkileri de ziyadesiyle etkilemiştir. Özellikle Descartes (1596-1650) İbn Sina’nın ruhun bedenden ayrı olduğunu ispatlamaya çalıştığı “Uçan Adam” teorisini olduğu gibi kullanmıştır. Ünlü Alman filozof Leibnitz (1646–1716), S. Clarke (1675–1749)’a zaman, mekân ve yaratılış üzerine yaptıkları tartışmada kendisi İbn Rüşdçü anlayış ile cevap verirken Clarke da Gazâlîci anlayışla karşılık vermiştir. Öte yandan Hegel (1770–1831), Fichte (1762–1814), Schelling (1775–1854) gibi Alman idealistlerinin felsefeleri de modern İbn Rüşçülük olarak nitelendirilmektedir. Bütün ortaçağda filozof olmak İbn Rüşdçü olmak demekti. Bu durum 18. yy.’a kadar da devam etmiştir. Gazâlî’nin Descartes’ın metodik şüphesine etkisi olduğu, Malebranche’ın “vesilecilik doktrini”ne etkisi olduğu artık kolaylıkla kabul edilmektedir. J. Locke (1632–1704)’un “Tabula Rasa” (boş levha)sı daha önce tamamen İhvan-ı Safa’da ve İbn Sina’da “Boş Yaprak” teorisiyle aynıydı. Locke’un bu filozoflardan etkilendiği söylenmektedir. Zira Locke, Arapça da bilmekteydi, bu eserleri aslından okuduğu da aşikârdı. Ama bu dönem batılı filozofları kaynak göstermezlerdi. Görüldüğü üzere ortaçağlar İslam Medeniyeti için tam bir aydınlık dönemdi.
Biz burada bu etkiden oldukça kısa olarak bahsettik. Oysa bu etki çok daha fazladır.
Bu örnekler o kadar fazla ki biz burada ancak çok az sayıda misal gösterebildik. Bugün Batı biraz silkelense altından devasa bir İslam Medeniyeti çıkacaktır. Onlardan patent alacak olsak ellerinde hiçbir şey kalmayacaktır. 9. yy.’dan itibaren güçlü bir İslam etkisi görülmektedir. Batı bunları tam bir riyakârlıkla kullanmakta, ama biz Müslümanlar da bu medeniyetin cüceleri gibi davranmaya devam etmekteyiz. Burada meşhur Alman şair Goethe’nin şu meşhur sözünü hatırlatmak da yarar var; “Geleceğimizde İslâm yatar. Er ya da geç akla uygun olan İslâm’ı kabul etmek zorunda kalacağız.” Bir başka Alman filozof Nietzsche ise Avrupa’nın kurtuluşu için Hıristiyanlığı Avrupa’dan kovmak gerektiğini vurgulamıştır. Batının bugün İslam’a saldırgan bir üslupla karşı çıkması bir tedirginlik ruhunu yansıtmaktadır aslında. Velhasıl İslam dini insanı, dünyayı anlamaya davet ederken bilimsel faaliyette bulunmasını ve İslam’ı anlamak için de bilime ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştır. Bugünkü Batı medeniyeti İslam medeniyetinin çocuğudur, devamıdır. Ancak bugün bunu ne Batılılar ne de Müslüman dünyası biliyor.
19. yy. pozitivizminin etkisiyle ideolojik bir saldırı niteliğini geçemeyen “İslâm, bilim karşıtıdır” sloganı da böylece boşa çıkmış oluyor. Bu makalenin sonucunda İslâm’ın bilime karşı olup olmadığı konusuyla ilgili bir tartışma oldukça gereksiz kalacaktır. Peki bugünün Müslüman’ı neden böyle içler acısı durumda, niçin böylesi büyük bir medeniyetin cüceleri konumundadır? Müslümanlar bilgiye gereken değeri gerektiği kadar veremediler. Bilgi neredeyse gidip alınmasının heyecanı; yerini sorumsuz bir miskinliğe ve bilgiyi faydalı/faydasız diye kategorize etmeye dönüşmüştü. Artık Müslümanlar, enerjilerini ideolojik deliller oluşturmaya değil bilginin peşinde koşmaya ve bilgi inşa etmeye harcamalılar. Bunu yapmaya belki de bütün zamanlardan daha çok ihtiyacımız var.
Kaynakça:
A Collection of Papers Which Passed Between the Late Learned Mr. Leibnitz and Dr. Clarke, London, 1717
Bausani A., Islam as an Essential Part of Western Culture”, Studies on Islam, North-Holland Pub., Amsterdam-London, 1974
G. Sarton, Introduction to the History of Science, Baltimore, 3. Cilt, 1927
Farmer G.H., “Who Was the Auther of the Liber İntroductions in artem logicae Demonstrastions”, Journal of the Royal Asiatic Sociaty, 1934
Mehmet Bayraktar, “Çağdaş Bir İbn Rüşdçülük: Alman İdealizmi”, A. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, 2001, c.41
Mehmet Bayraktar, “Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata Kavramlarının İslâmî Kökenleri”, A. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, 1999, c.40
Carra de Vaux, “Astronomy and Mathematics”, The Legacy of Islam, ed. Sir T. Arnold and A. Guillaume, Oxford, 1931
Max Meyerhof, “Sciences and Medicine”, The Legacy of Islam, ed. Sir T. Arnold and A. Guillaume, Oxford, 1931
Mehmet Bayraktar, “Kindî ve Einstein’a Göre Relativite ve Benzerlikleri”, Bilim ve Teknik, No: 153, 1980
Mehmet Bayraktar, İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, TDV, Ankara, 1989
M. Jammer, Concepts of Space, The History of Theories of Space in Physics, 2. Baskı, Cambridge Harward Univ. Press, 1969
Otto Spiens, Doğu Kültürünün Avrupa Üzerindeki Tesirleri, çev. N. Ersoy, ATO Dergisi, İlave yay., Sayı 8, 1974
V. L. Bullough, “Medieval Scholasticism and Averroism: The Implications of the Writings of Ibn Rushd to Western Science”, Averroes and the Enlightenment, ed. M. Wahba and M. Abousenna, New York, 1996
Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, (Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi)
Bugünkü batı medeniyetinin bilimsel çalışmalarının temelinde klasik dönem Müslüman bilim adamlarının etkisi olduğunu, biz söylemezden önce bazı vicdan sahibi ve çalışkan batılı bilim insanları da söylemiştir. Mesala İtalyan şarkiyatçı Bausani’nin, 1973’te bir konferansta sunduğu tebliğin başlığı şöyleydi; ‘Batı Medeniyetinin Oluşumunda Temel Bir Etken Olarak İslam’. Bausani özetle tebliğinde İslam’ın diğer dinlerden daha çok bilimin gelişmesine müsait bir din, Bîrûni’nin modern batılı anlamda bir bilimci ve astronomist, Siczî’nin Kopernik ve Galile’nin öncüsü, İbn’ül-Heysem’i modern optiğin kurucusu, Gazâlî ve Bakillanî’nin Descartes ve Hume’un öncüsü olduğunu belirterek, bu şekliyle Ortaçağ İslam kültürünün, tarihçilik ve teknik olarak çağdaş batı kültürü kadar modern olduğunu söyler.
Bugün bu durum daha çok bilinen bir gerçektir. Bu etkilenmişliği hayatın her alanında görebiliyoruz. Ortaçağ papazları cüppelerinin kenarlarına ayetler yazardı, ilk İngiliz Kralı Rex, bastırdığı parasının bir yüzüne besmele ve Muhammed Resulullah yazdırmıştır. Bu adet Kant’a ve sonrasına kadar devam etmiştir. Kant (1724–1804), doktora tezinin üzerine besmeleyi yazmıştır. Suyun kullanımı Osmanlı’dan öğrenilmiş, İslam musikisi oldukça yaygın olarak dinleniyordu. Gotik mimari tarzının İslam’dan geldiğini dahi söyleyenler var. 900’lerin sonunda gayretli bir çeviri hareketi başlıyor. İbn Rüşdçülük büyük bir taraftar buluyor. Daha sonrasında Alman idealist felsefesinin öncüsü olan modern dönemlerin düşünürlerinde de İbn Rüşd, Gazâlî, etkisini görüyoruz. Nereye baksak her bir yanda Müslüman âlimlerin etkisine rastlıyoruz. Bu etki kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.
Diğer taraftan modern batı düşüncesinin oluştuğu dönemler olarak bilinen son devir batılı düşünürler, yani Rönesans, Reform, Aydınlanma dönemleri düşünürleri ve bilim insanları Müslüman düşünürlerden kesintisiz bir şekilde faydalandıkları halde özellikle 16. yy.’dan sonra hangi Müslüman âlim fikirlerinden faydalandıklarını zikretmediklerini görüyoruz.
O dönem Müslüman âlimlerinde olağanüstü bir ilerilik gözlemliyoruz. Bugün Müslümanların, İslam’ın bilimle nasıl bağdaştığını ispatlamayı bırakıp neden o dönemin çapında Müslüman âlimler yetişmiyor sorusunun peşine düşmesi gerekir.
Doç. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir (Ank. Üniv. Dil-Tarih-Coğrafya Fak. Felsefe Bölümü Öğrt. Üyesi)
Öncelikle genel anlamda İslam’ın bilgiye, özelde bilimsel çalışmaya verdiği önemdi. Dini yaşantı, bilgi elde etme yolundaki çabada bir taassuba sebebiyet vermiyordu. Bu çok önemliydi. Gerek ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?!’ gibi Kur’an ayetleri gerekse ‘İlim Çin’de de olsa gidip onu alınız!’ gibi Hz. Peygamber’in hadisleri bu konuda olağanüstü teşvik ediciydi. Burada karşımıza iki olgu çıkıyor: İlmin kim tarafından ve nerede üretildiği önemli değildi; öte yandan bilgi mü’minin yitik malıydı. Onu gidip elde etmeliydi.
Genel anlamda böyle bir teşvik edici unsur varken, bir de özel bir sebep vardı elbet; o da benim ‘Hasbi Tecessüs’ dediğim bir durumun varlığından söz edebiliriz. Yani bilgiye salt bilgi olduğu için itibar etme. Eski Yunanlıların ‘theoria’ etkinliği olarak yaptığı gibi bilgiyi sadece ‘merak duygusu’ ile araştırma tutkusu. Bu da ayrıca çok önemli bir teşvik unsuruydu. Bu süreçte esas amaç, bilgiyi elde etmekti. Bilgi için bir vatan yoktu, bilgiyi hangi kültür üretirse üretsin gidip o bilgi alınmalıydı. Öyle ki bu sürecin özellikle ilk dönemlerinde olağanüstü bir çeviri faaliyeti göze çarpmaktadır.
Dönemi bir sınıflandırmaya tabi tutacaksak neler söylenebilir?
Bu dönem âlimleri için ben ‘İslâm’ın Klasik Dönem Entellektüelleri’ tanımlamasını kullanırım. Çok etkileyici ve hummalı bir çalışma temposu vardı. Süreci üç döneme ayırmak mümkündür: İlkinde, bilgiyi elde etme çabası göze çarpıyor. Bilim nerede yapılmışsa gidip onu alma çabasını bu ilk dönemde görmek mümkündür. Bu yapılırken bilginin üretildiği toprağın ne rengine ne de tarihine bakılıyordu. Yunan’dan, Hint’ten, Farisi vs. kaynaklardan yoğun bir tercüme faaliyeti ortaya çıkıyor.
İkinci evre ise, bilginin sistemleştirildiği dönemdir ki, bilgi üretilmeye ve kullanılmaya başlanmıştır. Yani bilginin toplumsallaştırıldığını görüyoruz. Beyt’ül Hikme gibi bilginin artık hamisi olan bir iktidar süreci de oluşuyor. Bakın İlim ve Sanat takdir edilmediği yerden göçer gider. Dönemin entellektüeli bilginin peşinde bilgece koşarken yönetenler de onları takdir ederek onların daha rahat çalışabileceği ortamlar oluştururken üretilen bilgiyi de kullanarak onları takdir etmiş oluyor. Huneyn b. İshak’a çevirdiği eserler ağrılığınca altın verildiği biliniyor mesela. Tam da bu dönemde bilgi üretildikçe takdir, talep ediliyor, onu üreten de bu duruma karşılık bilim üretiyor. Bu durum bir kartopu etkisiyle birbirini besleyen bir sürece giriyor.
Ve artık klasik dönemin son evresi baş gösteriyor ki bu dönem artık zirve dönemdir: Özgün bilginin (bilimin) üretildiği dönemdir. Artık Fârâbî, İbn Sînâ, Birunî, İbn el-Heysem’lerin dönemidir ki artık bilgi bir bilimsel faaliyet olma özelliğine kavuşmuştur. İşte bu dönemle İslâm bilim tarihi altın çağını yaşamaktadır. Biz hala o dönemlerde üretilmiş bazı bilgilerin aşılamadığını görüyoruz. Bizim de bilimsel faaliyeti takdir eden o dönem yöneticilerinin ve Müslüman entellektüelinin çabasını hissetmemiz ve bunları hayatımıza taşımamız gerektiğine inanıyorum.