30 Aralık 2005
Genel olarak Batı’nın 18. yy. düşüncesine veya felsefî kültürüne, yine aynı dönemde yaşanan sosyal ve politik süreçlere atıfta bulunmak üzere Aydınlanma terimi kullanılır. Esasında Aydınlanma kendi çerçevesinde yaşanan bir düşünsel veya pratik süreçler bütünü olarak entellektüel bir deneyim ve projeler listesi midir, yoksa bu süreç bir ideolojiler kavgasının ve aynı zamanda Fransız devrimiyle başlayan ve daha da şiddetlenen Avrupa totaliter sistemlerinin bir alt yapısı mıdır? Bu durum, öteden beri tartışma konusu olarak devam etmektedir.
19. yy.’ da ise, Aydınlanmanın tasavvuru, duyguları, ruhun gizemlerini, gelenek ve tarihin organik gücünü unutan sığ, ruhsuz ve mekanik düşünürlerinin, bir başına aklın insana, topluma ve doğaya dair bütün bilgiyi sağlayacağı, politik ve dini statükonun eleştirisinin ardından, muhteşem bir gelecek inşa etmek için gerekli temelleri ortaya koyacağıyla ilgili safdil inançlarının her tür tehlikenin tohumlarını attığını, Aydınlanma hümanizminin başta Fransız Devrimi olmak üzere, insanlığa karşı işlenmiş ve işlenecek büyük suçlara götürdüğünü söylemek bugün itibariyle daha kolaydır. Aydınlanmayla birlikte ve onun sayesinde, kendilerini hakikatin efendileri olduklarını düşünen insanlar, kendi kimliklerini akıl olarak belirleyip, evrensel düşünce özgürlüğüne sahip olduklarını kabul etmişlerdir. Kendi akıl yürütme güçlerini hakikat ve iyiliği yargılamada kullanacağını gören bu sürecin insanı, bütün eşya ve kurumlarıyla dünyanın ancak, aklın genel ilkelerine uyduğu zaman, tasdik edilip temellendirilebileceğine inanır.
Aydınlanma ve bunun bir sonucu olan Fransız Devrimi’nin aynı temel üzerinde bir diğer yanlışı da, onun soyut felsefî ilkeleri, halkın eğilim ve yönelimlerini hiç dikkate almadan uygulamaya kalkışmasından oluşur. Bu teşebbüs de, varolan cemaatle onu meydana getiren bireylerden tecrit edilmiş olarak uygulanmaması gereken akla dair yanlış bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Böyle bir teşebbüste hukuk ve ahlâk düzeni halka bir dayatma olup çıkacağı için, bireyin özgürlüğü bakımından bir kısıtlama oluşturur.
Aynı yüzyılda, Marx ve Engels’in de her fırsatta ilan ettikleri bilimcilikleri ve dine olan bariz muhalefet ya da düşmanlıklarıyla onlar elbette Aydınlanmanın doğrudan çocukları veya torunları olmak durumundadırlar.
20. yy.’a gelindiğinde, Aydınlanmanın insanlığa en bariz olarak iki dünya savaşı hediye ettiği görülür.
Aydınlanma döneminin Batı’ya bıraktığı genel tasavvur, genelde dinlerin ahiret yurdu olarak insanlığa vaadettiği cennetin yeryüzünde insanın kendi eliyle inşa edebileceğine inandırmasıdır.
Böylece birbiriyle çatışan modern ideolojiler özde hep aynı kalıbı içeren bir düşüncenin farklı tezahürleri olarak işte böyle bir sürecin neticesinde ortaya çıkmışlardır. Bu ideolojiler aslında belli bir tarih ve ütopya anlayışına dayanıyor. Özellikle son iki asırdır birbirinin antitezi gibi görünen fikrî akımlar, aslında yukarıda değinildiği üzere 18. ve 19. yüzyılların Avrupa’sına hâkim olan tek bir felsefî kökün yani Aydınlanma ve bunun politik bir sonucu olarak ortaya çıkmış Pozitivizm’in farklı tezahürleridir. O dönemde bilimde yaşanan ciddi atılımlar Hıristiyanlık ve (Batı) gelenek kökenli garip Avrupa menşeili hurafeleri sarstı. Artık Batılı entellektüel çevrede, insanın evrenin ve hayatın sırlarına vakıf oldukça onun hâkimi de olabileceğine karşı duyulan inanç ciddi bir iman haline dönüşmeye başladı. Batılı, zaten sorunlu ve ayrıca kökeni itibariyle (tarihsel şartlarında) tamamen tuhaf hurafelerle donanmış Tanrı’yı da hükümranlık tahtından indirdi ve oraya kendisi oturdu. Artık reddettikleri dinin yerine seküler bir ideoloji koyma zamanı gelmişti. Böylece bu yeni dinin adı Pozitivizm olarak ortaya çıkmıştı. Bilimsel devrimlerden mülhem tıpkı matematik ve fen bilimlerindeki (özellikle makro fizikteki atılımlar) kesinlikte olduğu gibi toplumsal hayat için de kesin değerler üretilmeye başlandı. Oysa bu bilimlerin malzemesi sayı ve inorganik dünya idi. Fakat organik dünya çok çeşitli biyolojik ve psikolojik sonuçların birleşimiydi. Toplumun malzemesi insan ve insan da derin psikolojik ve ruhsal devinimlerin büyük bir çeşitlemesiydi. İnsana dair insanlık henüz çok az bilgiye sahipti. Ama kısa sürede bu ideolojinin kendisi bir çeşit ‘neo-pagan’ (totemcilik, ilkel din) din halini aldı. Auguste Comte ‘İnsanlık Dini’ adını verdiği Pozitivizm’in ibadet şekillerinden toplu ayinlere, ruhî üniformalarından tapınaklarına kadar her türlü ayrıntıyı tanzim etti. Onun müritleri de, ‘pagan’ diye nitelenen bu ‘yeni dinin’ mensupları olduklarını gururla ilân ettiler.
Bu ‘neo-paganizm’in ‘iman esasları’nı kısaca özetlemek gerekirse; Bilim ve teknolojinin verileri dinî dogmaları, ilkel tabuları ve despotik hiyerarşileri parçalayarak insan aklını özgürleştirir. Aynı teknolojik dönüşümler tarihin seyrini de tayin eder. Zaten tarih deterministtir. Yani insanlık düz bir çizgi üzerinde sebep sonuçlarla örülü bir süreçle birlikte durmadan daha iyiye doğru ilerler ve kaçınılmaz son olan mükemmelliğe ulaşır. Artık özgürleşmiş aklını bilimsel bilgi ve teknolojik araçlarla donatmış olan ‘üstün insan’, politik ve ideolojik bir manevrayla bir iktidar aygıtına dönüştürülerek kendi kaderinin hâkimi olabilirdi.
Genel olarak bu tasavvurun, geleceğe dönük kehanetleri ise şöyleydi; tarih determinist ise onu yazan insan toplumlarının davranış biçimleri de determinist olmalıydı. Artık pozitif bilimlerin matematiksel kesinliği toplumlara da uygulanmalıydı. Böylece sosyoloji icad edildi. Onlara göre sosyoloji de insanlığa bütün çatışmaların kaynağının ekonomik ilişkiler ağındaki çelişkiler olduğunu gösteriyordu. Gerçi teknolojik gelişmeler zamanla bu çelişkileri ortadan kaldıracaktı. Sonra da savaş ve eşitsizliklerin baş sorumlusu devlet de eriyip giderecekti. Böylece sınırsız ve barışçıl bir evrensel uygarlık meydana gelecek ve insanlık ailesi de ahirette aradığı cennete yeryüzünde kavuşacaktı.
Ama insan kendi kaderinin hâkimi idiyse, bu mutlu sona iradî bir şekilde hemen ulaşamaz mıydı? Evrimin bu oldukça ağır ilerleyişini bekleyeceğine devrim ile bu ütopyaya sıçrayamaz mıydı? Zaten tarih bir sel gibi bu ütopik finale doğru akarken karşısında direnen herkesi ezip geçecekti. Onun yerine insan kendi eliyle ‘onları’ ortadan kaldırabilirdi.
Böylece Jakobenler ‘Özgürlük, Eşitlik, ve Kardeşlik’ sloganıyla tarihin en kanlı devrimini gerçekleştirdiler. Marksistler sınıfsız bir toplum yaratmak için on milyonlarca cana mal olacak ve Soğuk Savaş’a yol açacak Sovyet komünizmini inşa ettiler. Naziler ‘Üstün İnsanı’ yaratmak için eşi görülmemiş bir savaşı başlattılar. Savaş meydanlarının ötesinde sivillerden milyonlarca insanın katledilmesi Aydınlanma’dan esinlenen projelerin ‘beklenmeyen’ sonuçlarıydı.
Kendi içinde sürekli ayrımcı ve sömürgeci gibi duran Batı medeniyeti ciddi olarak en büyük siyasî birliği ‘milli devlet’ler olarak tanzim etmişken bugün hâlâ o idealin peşinden koşmaktadır. Kendi içinde şimdilik oldukça müreffeh, adil, eşitlikçi vs. gibi duran Batı medeniyetinin zenginliklerinin gerisinde milyonlarca masum insan kanının bulunduğunu artık kimse inkâr etmiyor. Marksizm ve Nazizm arkalarında sayısız ceset bırakarak yıkılıp gittiler. Batılı, bu büyük felaketlerden ders aldığını ileri sürdü. ‘Bir daha asla’ diye haykırdı. Zaten 20. asrın trajedileri tarihte bir anomaliydi. İnsanlığın ütopyasına doğru büyük yürüyüşünde sadece geçici sapmalardı. Onların arkasındaki ideolojiler de modern mitlerdi. Artık güya onlar aşılmıştı. Marksizm ve Nazizm farklı biçimlerde aynı Aydınlanmacılıktan doğmuş olsalar bile, ikisi de liberalizme karşı idi. O liberalizm ki sonunda ikisini de mağlup etmişti. İşte şimdi artık herkes liberal olacaktı. Ama küçük bir kuşku hafifçe uç verdi. Acaba bu liberalizm kendisinden önceki modern ideolojilerin panzehiri miydi, yoksa onların temelindeki aynı zehirli neo-pagan düşünce kalıbının kılık değiştirmiş şekli miydi?
Artık Soğuk Savaş bitmişti. Dünya değişmişti. Liberal demokrasi, liberal ekonomi ve insan hakları mutlak galipti. Gelişmenin alternatifsiz tek reçetesi buydu. Her yerde ve derhal uygulanmalıydı. Bütün çatışmalar bunların eksikliği yüzünden çıkıyordu ve ancak bunların uygulanması ile ortadan kaldırılabilirdi. Ekonomik liberalizasyon refah, siyasi liberalizasyon özgürlük, küreselleşme ise işbirliği getirecekti. Zengin ve özgür toplumların çatışması düşünülemezdi.
Japonya başta olmak üzere Uzakdoğu ülkelerinin tam tersi yoldan süratle kalkınması her ‘mucize’ gibi istisnaydı. Komünist Rusya’nın hızlı liberalizasyon reformları ülkeyi yoksulluğa gömerken, komünist Çin’in yine tam tersi yoldan bir ekonomik dünya devine dönüşmesi ve süper güç adayı olması da önemsizdi. IMF’nin ‘piyasa köktencisi’ olarak da anılan yöneticilerinin ‘şok terapisi’ uyguladıkları ülkeleri daha da derin krizlere sürüklemesini de boş vermeliydik. Zaten kabahat o ülkelerdeydi. Yeterince liberalleşememişti.
Ve yine o neo-pagan kalıp ortaya çıkıyordu. ‘Barış ve Özgürlük’ ütopyasına doğru yeni adı kürselleşme olan determinist tarih sel gibi akıyordu. Ona direnen ‘statükocuları’ bu selin ‘dış dinamikler’i yok edecekti. Yeni paganizmin peygamberi ‘tarihin sonunun’ geldiğini ilan etmişti. Onun adı neo-liberalizm, misyonerleri günümüz aydınları, tarih determinizmi küreselleşme ve ütopyası küresel pazara eklemlenmiş ulus-ötesi demokrasilerden meydana gelen evrensel uygarlıktı.
Yeryüzü cennetinin yeni adı Pax-Americana idi. Kimse bu uygarlık projesine meydan okumaya cesaret edemezdi. Ta ki o uygarlığın sembollerinin yerle bir edildiği 11 Eylül gününe kadar. Teşhis konulmuştu. El-Kaide’nin temsil ettiği radikal İslam Ortaçağ’ın bir kalıntısıydı. İkiz kuleleri yıkanların kendi düşman ikizleri olduğunu görememişlerdi.
Artık özgürlük, kaçırılmış yolcu uçakları ve elektronik savaş teknolojileriyle geliyor. Aydınlar ise hâlâ yeryüzünde cennet aramanın dünyayı cehenneme çevirdiğini öğrenemediler.
Felsefede ‘apokaliptik’ (kıyamet) düşünce kalıbı denen ve Hrıstiyan ‘millener’ inancından esinlenen bu düşünce sistemi, kabaca, toplumlardaki mevcut yapıyı yıkmadan ilerleme sağlanamayacağı; bu amaçla da, din hâkimiyetindeki toplumda tanrıyı, seküler toplumdaysa devleti veya hâkim sınıfı, yani uhrevî ve dünyevî otoriteyi öncelikle yok etme önermesine dayanıyor. Olumlu söylemlere bürünen bu düşünce kalıbının ideolojileri insan aklını sürekli aldatıyor. Sonunda hep şiddet ve felaket getiriyor.
Batıyı kuran paradigmalar Aydınlanmayla aydınlanırken yine batının emperyal hedefleri açısından nereye gidiyor olduğunu öngörebilmek artık çok zor değildir.